Trump devrinde merkez bankacılığı
Trump devrinde merkez bankacılığı
KÜRESEL FAİZLER YÜKSELİŞTE
İran’a yönelik savaşın yarattığı enflasyonist etki önceki hafta Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) %0,25 faiz artışına gitmesine yol açmıştı. Japonya Merkez Bankası da geçen hafta faizleri %1’e yükselterek, 30 yılı aşkın bir süre sonra paranın maliyetini ilk defa bu psikolojik sınıra taşıdı.
Türkiye’nin önde gelen ihracat pazarı ve turizm gelirlerinin kaynağı AB ülkelerinde 2026 yılı enflasyonu %3 tahmin ediliyor. Böyle yüksek bir oranda en son %10,9’a varan enerji enflasyonu belirleyici rol oynuyor. Bu koşullarda, AMB 2026 için büyüme tahminini de %0,8’e indirmek zorunda kaldı.
DOLAR DİĞER PARALARA KARŞI GÜÇLENDİ
Bu sıkılaşma hamlelerinin çok geçmeden finansal piyasalarda etkileri gözlenmeye başladı. Yüksek faizlere karşı tutumuyla bilinen Warsh’un göreve başlamasına rağmen, dolar faizlerinin düşmek bir yana yükselme olasılığının artması; carry trade adı verilen dolar borçlanıp, başka ülke varlıklarına yatırım yapma alışkanlığını sekteye uğrattı. Bu varlıklardan çıkış, dolara geçiş sonrası Brezilya, Avustralya, Güney Kore, Kanada, Norveç paraları %2 ila %4 arasında değer kaybetti. Dolar endeksi ise güçlenme belirtileri gösterdi.
Şubat ayında onsu 5.400 doları gören altın ise 4.150 dolara kadar geriledi. Çünkü faizi kendine rakip gören altın, daha yüksek dolar faizi beklentileriyle geriliyor.
TL’NİN DEĞER KAYBI SINIRLI KALDI
TL ise son bir hafta ABD dolarına karşı sadece %0.4 değer kaybetti. Türkiye’nin yüksek enflasyonu göz önüne alınırsa bu değişimin sınırlı kalmasının nedeni, bir petrol ve enerji ithalatçısı olan ülkemizin petrolün varilinin 80 doların altına inmesi ve mutlak butlan kararı sonrası çıkan yabancıların geri dönmeye başlaması olmalı.
Ama dolar ve avro faizlerinin yükselme eğilimi yüksek dış borcu bulunan Türkiye ekonomisine haliyle ciddi maliyetler yükleyecek. Sadece 1 yıl içerisinde yenilenecek dış borç miktarı 242 milyar doları buluyor. Ayrıca altın fiyatlarının düşme eğilimi, rezervlerinde yüklü miktarda altın bulunan TCMB’yi de olumsuz etkiliyor. Ocak sonunda 134 milyar dolar olan altın rezervleri 12 Haziran haftasında 99 milyar dolara kadar indi. Gerçek kişilerin altın mevduatı da son iki haftada 6,6 milyar dolar düşüşle 83,3 milyar dolara geriledi. Yastık altındaki altınlarla birlikte altın mevduatlarındaki değer kaybının olumsuz yönde seyreden refah etkisiyle, talebi, dolayısıyla da ekonomik büyümeyi yavaşlattığı biliniyor.
YARIM YÜZYILLIK BAĞIMSIZ MERKEZ BANKACILIĞI
Son gelişmelerin ötesine geçip, yaygın ifadeyle büyük resme yoğunlaşırsak, neredeyse 50 yıldır, “merkez bankaları bağımsızlığı” neoliberalizmin kutsal kavramlarından biri kabul edildi. Bu politikacıların, çıkar gruplarının müdahalesinden etkilenmeden, faiz oranlarını enflasyonu kontrol altında tutmak için belirlemek anlamına geliyordu. Bu yaklaşım merkez bankasını hazineyi fonlamaktan, yaygın ifadeyle karşılıksız para basmaktan da menediyordu.
Martijn Konings’e göre, 90’ların ortalarından 2007-2008’deki Küresel Finansal Kriz’e kadar merkez bankası bağımlılığı sorgulanmadı. “Maestro” lakabıyla onurlandırılan Fed Başkanı Alan Greenspan faiz oranlarını ayarlayarak enflasyonu kontrol etmeyi ve büyümeyi rayında tutmayı başardı. Borsalarda bir düşüş gözlendiğinde, faizleri indirip, likiditeyi bollaştırarak gemiyi yüzdürdü.
2007-2008 krizinde merkez bankaları büyük banka kurtarma operasyonlarına girmek zorunda kaldı. Bu dönemden sonra sadece faizleri sıfıra indirmekle kalmayıp, “miktarsal genişleme” adı altında büyük varlık alım operasyonlarına da giriştiler. Böylelikle varlık fiyatlarını suni biçimde yukarı çektiler. Toplumdaki eşitsizlikler bu hamlelerle iyice derinleşti. Çünkü başta borsalar, finansal varlık fiyatları sıçrama gösterirken, ekonomik büyüme ve istihdamda kalıcı bir iyileşme sağlanamadı.
Tam düşük faiz politikasının sonuna gelindiği düşünülür, ileride bir ekonomik durgunluk halinde merkez bankalarının manevra alanı genişletilip, varlık alım programları geri çekilirken Covid pandemisi baş gösterdi. Sil baştan faizler iyice düşürüldü. Bir kez daha finansal varlık fiyatları şişerken, enflasyon da tekrar başını çıkardı. Enflasyonun nedenini tedarik zinciri aksamaları ve Ukrayna savaşının yol açtığı enerji şokuna bağlamak yerine fiyat artışlarından ücretler ve aşırı talep sorumlu tutuldu, fiyat kontrolleri uygulanması ise düşünülmedi bile…
Yine tek çare olarak görülen faiz artışlarına baş vurulunca, bunun büyüme ve istihdamı frenleyici etkisi ABD’de Trump’a, diğer ülkelerde de aşırı sağa demagoji yapma, bu durumdan hoşnutsuz kitlelerin aklını çelme fırsatı verdi. (Yukarıdaki kurgu, Martijn Koning, The Era of Central Bank Independence is Coming to an End, Socialist Project, 16 Haziran 2026 makalesinden özetlenmiştir.)
İçinde bulunduğumuz dönemde özellikle Trump gibi otoriter liderlerce merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır. Yani solcuların, emekçilerin doğrudan taraf olmadığı bir çekişme söz konusudur.