Galaksideki tek gemimiz dünya

BUZDAĞINI ÇOK ÖNCEDEN GÖRDÜK
26 Ağustos’ta Nepal’de yaşanan sel felaketi gerçekten çok büyük ve yıkıcı boyutta. “Çok büyük” demek az kalır; Himalaya bölgesinin son yıllardaki en büyük ani sel felaketlerinden biri. Bazı bilim insanları sürekli şöyle diyor: “Tek bir olay hiçbir şeyi kanıtlamaz, daha fazla veriye ihtiyacımız var.” Tamam, metodolojiyi anlıyoruz. Peki, Himalaya buzullarının üçte birinin kaybolması, erime hızındaki yüzde 65’lik artış ve bölgenin küresel ortalamadan iki kat daha hızlı ısınması da “daha fazla veri” mi bekliyor? Elbette tek bir sel, tek bir sıcak hava dalgası ya da tek bir buzulun erimesi, tek başına bütün iklim sisteminin değiştiğini kanıtlamaz. Ama mesele zaten tek bir olay değil. Mesele geminin tamamı. Himalayalar’da buzulların büyük bölümünü kaybetmemiz. Erimenin hızlanması. Bölgenin küresel ortalamanın yaklaşık iki katı hızla ısınması. Rekor sıcaklıklar. Seller. Kuraklıklar. Yangınlar. Okyanusların ısınması. Bunların her birini ayrı ayrı birer “istisna” olarak görmeye devam edersek, karşımızdaki büyük resmi kaçırıyoruz. Mesele tek tek felaketlerin iklim krizi tarafından “yaratılıp yaratılmadığını” tartışmak değil. Mesele, bütün bu olayların içinde gerçekleştiği sistemin değiştiğini görmek. Çünkü iklim krizi bir anda gelip kapımızı çalan tek bir felaket değil. Bir trend. Biriken bir risk. Sistematik olarak ağırlaşan bir durum. Ve biz bu geminin su aldığını biliyoruz. Buna rağmen hâlâ geminin gerçekten batıp batmayacağını tartışıyoruz.
BİLMEMEK DEĞİL, BİLİP DEVAM ETMEK
Aslında buzdağını ilk kez bugün görmüyoruz. İnsan faaliyetlerinin atmosferdeki karbondioksit miktarını artırarak dünyayı ısıtabileceğini bilim insanları 19. yüzyıldan beri biliyor. Yani buzdağı son anda ortaya çıkmadı. Onu yıllardır görüyoruz. Hatta mesele yalnızca bilim insanlarının bildiği bir şey de değil. Fosil yakıt şirketleri de çok uzun zamandır biliyor. Örneğin Exxon’un kendi bilim insanları bile 1970’lerin sonunda, fosil yakıtların yakılmasıyla artan CO₂’nin küresel ısınmaya yol açacağını ve bunun ciddi sonuçlar doğurabileceğini şirket yönetimine aktarmıştı. Şirket, 1970’lerde ve 1980’lerde bu konuda ciddi araştırmalar yürüttü, atmosfer ve okyanuslardaki CO₂’yi ölçtü, iklim modelleri geliştirdi. Sonra ne olduysa oldu ve bilimsel bilgi ile kamuya verilen mesaj birbirinden ayrılmaya başladı. İklim biliminin içindeki belirsizlikler öne çıkarıldı. “Daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var” cümlesi, bilimsel bir gereklilik olmaktan çıkıp siyasi bir geciktirme aracına dönüşmeye başladı. Bu gecikmeden yalnızca birkaç şirket faydalanmadı; bütün bir ekonomik ve siyasi düzen bu gecikmenin üzerine kuruldu. Elli yıl boyunca elde bu kadar net bir veri varken büyümeyi, tüketimi ve kârı gezegenin fiziksel sınırlarından bağımsızmış gibi ele alan bir siyaset anlayışı hâlâ hâkim.
GEMİYİ KİM YÖNETİYOR?
Bu, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir hata değil; bilinçli bir tercih. Belki de bu yüzden “leaders” kelimesi bana giderek eksik geliyor. Belki de “mis-leaders” demek gerekiyor: Bilmeyen değil, bilip de öncelik değiştirmeyen bir liderlik biçimi. Bir yanda gezegenin sınırları var, diğer yanda o sınırları kabul etmek istemeyen bir sistem. Ve bu sistemi yönlendiren liderleri, milyarderleri ya da kurumsallaşmış eylemsizliği kısa vadede değiştiremeyeceğimiz açık. Ancak hikâye yalnızca bundan ibaret değil. Çünkü artık daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor: Sınırlı bir gezegende, sınırsız büyümeyi temel alan bir ekonomik sistem daha ne kadar sürdürülebilir? Yirmi yıl eğitim, kırk yıl çalışma ve emeklilik üzerine kurulu modern yaşam vaadi, “gemi batmaz” iddiasıyla aynı kumaştan dokunmuştu. İkisi de sonsuz zaman ve sonsuz kaynak varsayımına dayanıyordu. Biri bireysel ölçekte, diğeri gezegen ölçeğinde. Bize sürekli daha fazla üretmeyi, daha fazla tüketmeyi ve daha fazla büyümeyi vaat eden kapitalist sistem, sonunda kendi sınırını buldu: sınırlı bir gezegenin fiziksel gerçekliği. Bu yüzden mesele yalnızca daha bilinçli tüketmek, daha az uçmak, daha az plastik kullanmak ya da bireysel hayatlarımızı biraz daha “yeşil” hale getirmek değil. Bunların hiçbiri önemsiz değil ama asıl mesele çok daha büyük. Gezegenin fiziksel sınırlarıyla uyumlu bir gelecek istiyorsak, sonsuz büyümeyi zorunlu kılan ekonomik düzeni de sorgulamak zorundayız. Kapitalizmin her koşulda büyümek zorunda olan mantığı, yaşayabileceğimiz tek gezegenin sınırlarıyla çelişiyor.
BÜYÜMENİN SON SINIRI
Liderlerin ve sermayenin kendiliğinden, öncelik değiştirmesini beklemek ise artık bir zaman kaybı. Çünkü sorun yalnızca yanlış kararlar alan birkaç lider değil; yanlış kararları sürekli olarak yeniden üreten bir sistem. Dolayısıyla çözüm de yalnızca bireysel fedakârlıklardan geçemez. İhtiyacımız olan şey, hayatı kâr ve büyüme üzerinden tanımlamayan başka bir düzeni düşünmeye başlamak. Titanic’te yolculara söylenen şey basitti: Gemimiz batmaz.
Bizim önümüzdeki illüzyon ise daha derin: Hayatımız böyle olmak zorunda. Dünyanın kaldırabileceği sınırlar içinde yeni bir hayat kuracaksak yeni bir varoluş inşa edeceksek, önce bu iki cümleyi aynı anda reddetmek zorundayız.