İzlanda’nın AB’ye “hayır”ının ardında “bir balık” mı var?

Yani balıkçılığın referandumun merkezinde olması hiç de tali bir mesele değil. Keza deniz ürünlerinin İzlanda’nın ihracatının yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğu ifade ediliyor. Dışişleri Bakanı Gunnarsdóttir, Financial Times’a verdiği demeçte balıkçılığın İzlanda için önemini, ‘Almanya için otomotiv sektörü’ neyse o diyerek özetliyor.

∗∗∗

“Balık için Avrupa’ya hayır” denilerek küçümsenen kaygının özü tam da burada. Fakat işin bir başka boyutu daha var. Balıkçılık üzerindeki karar yetkisinin İzlanda’da olması, bu kaynağın İzlanda halkının demokratik denetiminde olduğu anlamına gelmiyor. Araştırmalar temel balık türlerinde kota sahipliğinin hem şirket hem de tekne düzeyinde belirgin biçimde yoğunlaştığını; özellikle büyük gemilerin hâkim olduğu pelajik balıkçılıkta yoğunlaşmanın piyasa gücü yaratabilecek düzeylere çıktığını gösteriyor.

Nitekim referandumda en az iki farklı “hayır” hattı vardı. Bunun bir yanında mevcut balıkçılık sermayesinin çıkarlarını ve ulusal yetkiyi korumaya odaklanan sağcı bir hat; diğer yanında ise hem AB’nin kurumsal düzenine hem de İzlanda’daki mevcut kaynak dağılımına itiraz eden sosyalist bir hat vardı. İzlanda Sosyalist Partisi AB üyeliğine ve müzakerelerin yeniden başlatılmasına karşı çıktı. Partinin itirazı temelde AB’nin piyasa ve rekabet kuralları ile özelleştirmeyi teşvik eden yapısından işçi sınıfının bağımsız mücadelesinin zayıflamasına, gıda üretimi ve gıda güvenliğinden militarizme uzanan daha geniş bir siyasal ve ekonomik eleştiriye dayanıyordu.

Balıkçılık ise bu daha geniş itiraz içinde ikincil bir başlık değil, partinin kaynak politikasında kota rejimine karşı çıkış, deniz kaynaklarının özel servete dönüşmesini engelleme, kıyı yerleşimlerini koruma ve bu kaynakların kullanımı üzerinde halkın karar hakkını kurma hedeflerinin somutlaştığı alanlardan biriydi.

Sosyalistler, başlangıçta balık stoklarını korumak amacıyla kurulmuş olan sistemin zamanla balıkçılık alanlarının fiilen özelleşmesine, servetin az sayıda elde birikmesine ve kıyı yerleşimlerinin zayıflamasına yol açtığını savunuyor; balıkçılık kaynağının halka ait olduğunun anayasal güvenceye alınmasını ve farklı bölgelerde denizcilerin, balık işçilerinin ve halkın katıldığı zeminlerde uzun vadeli politika belirlenmesini öneriyor.

Dolayısıyla burada iki “hayır” hattından biri kaynak üzerindeki ulusal yetkinin mevcut şirketler lehine korunmasını isteyen bir korumacılığa dayanırken diğeri ise ulusal denetimi mevcut mülkiyet ilişkilerini korumakla eşitlemeyerek, kaynağın toplumsal denetimini gündeme getiriyordu.

∗∗∗

Öte yandan bu çatışma yalnız İzlanda’ya özgü de değil. Referandumdan birkaç ay önce La Vía Campesina, Dünya Balıkçıları ve Balıkçılık İşçileri Forumu ve yerli halk örgütlerinin katılımıyla Reykjavík’te yapılan FAO Balıkçılık Komitesi Balıkçılık Yönetimi Alt Komitesi toplantısı sırasında aynı meselenin küresel ölçekteki başka bir yüzünü gündeme getirilmişti. Endüstriyel su ürünleri yetiştiriciliğinin gıda krizine çözüm olarak sunulmasına karşı çıkan hareketler, üretimin yerel toplulukların gıda ihtiyacından çok ihracat piyasalarına yöneldiğini, küçük ölçekli balıkçıların dışlandığını ve deniz kaynaklarının giderek özel şirketlerin kontrolüne geçtiğini söylüyordu.

İzlandalı bir çevre derneği olan Landvernd de aynı buluşmada ülkede büyüyen endüstriyel somon yetiştiriciliğinin fiyort ekosistemlerini ve yabani Atlantik somonunu tehdit ettiğini, kamuoyundaki güçlü itiraza rağmen şirketlerin politika üzerinde giderek daha fazla nüfuz kazandığını vurguluyordu.

Tüm bunlar, referandumda öne çıkan “balıkçılığımız üzerindeki denetimi kaybetmeyelim” talebinin kendi içindeki sınıfsal ve ekolojik çatışmayı görünür hale getiriyor. Mesele toprağın, suyun, denizin, tohumun ve üretim araçlarının kim tarafından kontrol edildiği, ne üretileceğine kimin karar verdiği, üretimin kimi beslediği ve ortaya çıkan değere kimin el koyduğudur.

Öte yandan bugün gıda ve kaynaklar konusu giderek daha açık biçimde jeopolitik bir mücadele alanına dönüşüyor. Arktik, iklim değişikliğiyle yeni deniz yollarının ve kritik hammaddelerin daha erişilebilir hale geldiği, ABD, AB, Rusya ve Çin arasındaki rekabetin yoğunlaştığı stratejik bir alan. Unutmayalım İzlanda referandumu aynı zamanda Trump yönetiminin Grönland’a yönelik tehditlerinin ve Avrupa’nın Arktik stratejisini yeniden değerlendirdiği bir dönemin ortasında gerçekleşti.

Bu stratejik hesaplarda kaynaklar, tarım alanları, enerji ve kritik mineraller birbirinden ayrı dosyalar gibi görünse de hepsi aynı temel soruya dayanıyor: Yaşamı ve üretimi mümkün kılan kaynaklara kim erişecek, bunların kullanım koşullarını kim belirleyecek?

Başa dön tuşu