Bağımsız insan evrimi bilimcisi Oktay Kaynak kitabı
Bağımsız insan evrimi bilimcisi Oktay Kaynak kitabı
Aklın Ayak İzleri /Bir Devrimcinin Romanı(Ocak 2024, İzmir BB Yayınları)
1949 Sivas Zara doğumlu Oktay Kaynak. 1966’da İTÜ İnşaat fakültesine girmiş. 1971’de siyasi nedenlerle üniversiteden ayrılmış. BirGün gazetesi ile Herkese Bilim Teknolojisi dergisinde bilim yazarlığı yapıyor. Antropoloji ve insan evrimi konusundaki tezlerini yurtdışında; EAA 18th CONGRESS, Ankara, 2012, GRC, Stonhill College Easton MA, USA, 2013, 19TH CONGRESS OF THE EAA Lomonosov State University, Moscow, Russia, 2014, TheRoyal Society, London, UK, 2015, GRC, Stonhill College Easton MA, USA, 2017, 3rd AICSSH, Saint Annie’s College, Oxford, UK, 2017, SSHB & ICPA, Loughborough, UK, 2017, SKELETAL BIOLOGY IN THE CAROLINAS, UNC Charlotte, 2018, EAA 21th CONGRESS. ODENSE DENMARK, 2018, 15th ICPA, Oregon University, USA, 2022, 16th ICPA, UMS, Malaysia, 2023; yurtiçinde de, Akdeniz, Hacettepe, Ankara, Cumhuriyet, 9 Eylül, Ege, İYTE üniversitelerinde sunmuş. Güneş Gibidir Özgürlük (Şiir, Çıngı Yay. 2014) ve İnsanın Kökeni/ Türler Arası Embriyo Transferi Teorisi (Sakin Kitap, 2025) adlı bir de kitabı var. Ayrıca, bu yazının konusu olan romanda da Yusuf Nazım’la birlikte imzası var.
Kendisini bağımsız insan evrimi bilimcisi olarak adlandıran Kaynak, 1974’te içine düşen “Bir memeli embriyosu, başka bir tür memelinin rahmine transfer edilirse gelişir ve doğar mı?” soruya yanıt aramaya başlar. Literatürde, ayrıntılı ve zahmetli bir araştırma yapar cezaevinde olduğu hâlde. Tanıdığı, tanımadığı bilim insanlarına, aydınlara, entelektüellere danışır. Klasik Yunan felsefesi metinlerinde bir şey var mı diye de araştırır, bulamaz. İddiası, ‘bir memeli embriyosunun, diğer bir memelinin rahminde gelişebileceği’ yönünde olan Kaynak, bu teorisini de insan evrimine uygulamış sunumlarında. 280 sayfalık bu ilk kitap da diğerleri gibi iki ana bölümden oluşuyor. Kitaplar hakkında bilgi ve ön notlar da var. Çocukluğundan öğrencilik, öğrencilikten de cezaevi sürecine odaklanan ilk kitabın İsyan adlı ilk ana bölümü, Hint Horozunun Ölümü, Atıf Denen Bir Adam, Duruşları Sert Adamlar, Çay Kaşığı Hırsızları, Çingene’nin Gözleri, Âşıklar İskelesi, Boklu Çamaşırlar Koğuşu, Çıplak Ruhların Dansı, Kapağı Aşk Romanlı Kitaplar, İnsan Analı Civcivler adlı başlıklarını taşıyor. Eşik adlı ikinci bölüm de, İçgüdü, Ormanın Şarkısı ve Doğum adlı kısımlardan oluşuyor. Her üç kitapta da; bağımsızmış, okuyacak olana başlangıçta hiç de gerek yokmuş duygusu yaşatacak olan bu bölümlerin dolaylı nedenselliğini sabırlı okur üçüncü kitabın son kısmındaki Ada başlıklı yazıdan anlayacak diye tüyo vereyim.
Üç kitaplık bu seri, fantastik bir roman değil. İnsan evrimine ilişkin bir tezi anlattığı hâlde bilim hikâyesi de değil… Söz konusu Kaynak’ın kişisel ve başkalarıyla olan ortak hayat hikâyeleri izlekli olduğundan bir dönem romanı da sayılmaz. Ama bu olmazları bünyesinde taşıyan kendine özgü bir eser.
Gözlemlenebilir çapı 93 milyar ışık yılı olan bir evrendeyiz. Bugünün bilimsel hesaplarıyla sayısı 10 milyar kere trilyonla, 1 trilyon tane trilyon arasında yıldıza ev sahipliği yapan düş gücünün ötesinde bir evren… Dünya, Samanyolu Galaksisi içindeki 200 milyar yıldızdan yalnızca biri olan Güneş’in etrafında dönerek varlığını sürdürüyor… Güneş, evrendeki ortalama 100 milyar kere trilyon yıldızdan sadece biri… Yani, bu denli muazzam bir boşluk içinde dünyamız.
Dünya, 953 bin 434 tür hayvan, 215 bin 644 tür bitki, geri kalanı da mantarlar, kromistler ve protozoalar olmak üzere toplam 1 milyon 233 bin 570 adet canlıya ev sahipliği yapıor. Üstelik bu kadar canlının 6. 1 katı da keşfedilmeyi bekliyor… İşte bu üç kitap böylesine karmaşık bir evrendeki Dünya’da; hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilmeyen ilk tek hücreli protistlerden başlayarak çok hücrelilere, balıklara; balıklardan memelilere, onlardan ilkel primatlara, şempanzelere ve nihayet ilk insanımsıların; hominilerin ortaya çıkmasını sağlayan milyonlarca yıllık evrim sürecinin son halkalarından birine; yani insana odaklanıyor. İçine doğduğu gezegene meydan okuyan, sadece doğaya ve diğer canlılara değil kendi türüne de acımasız üstünlük sağlayan bu yeni türün yok edici dönüşümünü de dramatik biçimde anlatır bize bu üçleme. İşte bu yüzden de aralara bu gelişmelerin, düşüncelerin ve sonuçlarının da serpiştirildiği çalışmanın ilk kitabı 20. yüzyılın çağdaş dünyasına ait… Bir çocuğun (Kaynak’tır bu) küçük yaşlardan başlayarak canlıların üreme yöntemlerine olan sıra dışı merakının yolculuk hikâyesidir anlatılanlar. İlk bölümlerde geriye dönüşlerle o çocuğun nasıl bir aile ve çevrede yetiştiği, o canhıraş hayat içinde kendine kurduğu ilginç dünya sürükleyici bir roman tadında anlatılır. Üniversite yıllarında kendini dünyayı çalkalayan isyan ateşinin içinde bulan bir gençtir artık o meraklı çocuk. Ülkesindeki başkaldırının liderleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla olan ilişkileri, öfkeleri, itirazları ve o isyanla gelen zorlu yılların ardından düştüğü cezaevleri; birinde de Denizleri idamdan kurtarmak için Mahir Çayan’la kaçma çabaları, kendisi kaçamayınca da örgütsel bağını koparıp başka koğuşa geçmesi (inşaat mühendisliği okuduğundan tünel onun fikridir ve gerekli malzemeleri de ziyaretlerine gelen dostlarından, yoldaşlarından tedarik ederler. Tek neden bu değil tabi. Değişen dış ve iç koşullarla birlikte başlayan örgüt içi tartışmalar, sosyalizm konusundaki rol model ülkeler, liderler anlayışı da etkendir) ve uzun cezaevi yaşamında insan evrimiyle ilgili vardığı sezgisel ama şaşırtıcı düşünceler geliştirmesi; zorlu hapishane koşullarında ihtiyaç duyduğu kitapları aşk kitapları kapaklarıyla edinebilmesi, okumaya ve düşünmeye daha çok zaman ayırması çarpıcı bir dille anlatılır.

Değişen koşullar ona, kıt da olsa olanaklar sunar. Çünkü Niğde Cezaevi’ne gelir. İçerideki, dışarıdaki dostları sayesinde edinmek istediklerine ulaşır Kaynak. Çeşitli okumalardan edindiği düşüncelerle de teorisini geliştirir. 1974/1978 yılları arasındaki zaman diliminde günlük rutinlerin dışındaki zamanlarda insan evrimine duyduğu tutkulu merak, akıl yorma ve araştırma ile geçirir. Yabancı diller öğrenir, yabancı kaynakları anlayabilmek için. Teorisini ziyaretine gelen dostlarıyla ilgili akademisyenlere gönderir küçük sorular hâlinde, düşüncelerini öğrenmek ister… Düşüncesinin sezgisel ipuçlarından yola çıkarak salıverilmeden çok önce de bir deney yapar, teorisini test etmek için. Cezaevi yetkililerini ikna eder ve bir Proxy deney yapar. Bunun doğrudan ölçülemeyen karmaşık süreçlerde (örneğin embriyoloji veya makine öğreniminde), ana şartların yerine benzer etkileri doğuracak vekil (proxy) koşullar oluşturarak sonuca ulaşılması olduğuna inandırır çevresindekileri. Böylece ihtiyaç duyduğu gereçleri edinir. Proxy deneyin mantığı şudur: Bir yumurtadan canlı oluşabilmesi için uygun iç koşullar (yumurtanın sağlıklı ve döllenmiş olması) ve dış koşullar (memelilerde rahim ve gerekli zaman) gereklidir. Öneri ve sorusu şudur Kaynak’ın: Dış koşullar değiştirilirse ne olur? Bu mantığı tavuk yumurtasına uygulamak ister.
Döllenmiş on yumurtayı (çevredeki köy tavuklarından) hazırladığı karton kutudan ilkel kuluçka makinesine koyar. Dördünü kabuğunda bırakır kutuya. Üçünü de tek tek kırar. Sarısını beyazıyla karıştırmadan üç çay bardağına koyar. Üçünü de aynı biçimde porselen fincanlara aktarır. Ağızlarını da peçeteyle ve ince lastikle kapatır. 36/37 derece sıcaklıkta zorlu geçen 21 günün sonucunda kutunun kapağını açar. Çay bardağındaki siyah noktalar gelişmemiştir. Üç fincandaki civcivler tek tek çıkar canlı biçimde. Kendi kabuğundakilerle olan dördü de çıkınca böylece 7 civciv doğar. Şu sonuca ulaşır: ‘Bir memeli embriyosunun, diğer bir memelinin rahminde gelişebilmesi…’ mümkün. Bu sonuçtan, iç şartları sağlanmış bir yumurtadan dış şartları değiştirilince yine bir keçi embriyosu (melezlenme yok, yumurta keçi yumurtası, sperm keçi spermi) koyun rahmine implante edilirse bu keçi embriyosunun koyun rahminde oluşup, gelişip, doğabileceği çıkarımını yapar. Kaynak’a göre evrim, yeni bir türün oluşumu demektir. Yeni bir türün oluşumunun ana mekanizması, değişen yaşam koşullarının baskısı sonucu bir türün başka bir türe dönüşmesidir. Genel olarak bütün türlerin oluşmasını bu yolla açıklayabiliyoruz. İnsan türü hariç… Peki, insan türünün en yakını olan şempanzeler için niçin düşünülmesin bu? Yeter ki uygun koşullarda ilgili çalışmalar yapılıp deneylerle test edilebilsin.
Kitaplarla, yani anlatılanlarla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen ikinci bölümde ise 18 milyon yıl önce, Afrika’daki tropikal ormanların kanopilerinde yaşayan insan öncesi primatların dünyasında geçenler kurgu olarak anlatılır. Çünkü 18 milyon yıl önce insan yoktu. Modern insan (Homo sapiens) yalnızca günümüzden yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıkmış, bu alanda yapılan araştırmalara ve buluntulara göre. 18 milyon yıl önceki dünyada henüz Homo (insan) cinsi bile evrimleşmemiş. Bu dönemde (Miyosen Çağ) yaşayan canlılar, insanların ve günümüz büyük insansı maymunların (şempanze, goril, orangutan) ortak atasını oluşturan ilkel insansılar… Yazar, ilk kitapta bunları anlatır.
Aklın Ayak İzleri/Hurdacı Darwin (Nisan 2024, İzmir BB Yayınları)
İlk gençliğinden beri hayatı THKO çevresinde devrimci mücadele içinde geçen Kaynak, Kapağı Aşk Romanlı Kitaplar adlı bölümün sonuna doğru aktif siyasetten kopar. B koğuşuna geçip kendisini bilime adar. Deniz’in idamından önce ailesine yazdığı mektupta kardeşine dediği, ‘…bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir…’ sözünü rehber edinir. Çünkü Zara’daki çocukluğunun Hint Horozları yetiştirme peşinde, gecesini gündüzüne katarak uğraştığı günlerdeki canlıların üremelerine dair düşünceleri ve merakı yeniden alevlenir. Atıf dayısının çiftliğinde, tavuğun altından çıkan ördek yavruları hep içinde bir yerde düşünmesini tetikler. Döllenmiş ördek yumurtası tavuğun; tavuğunki ördeğin, her ikisi de kazın altına konulan yumurtalarından çıkabiliyor. Önemli olan döllenmenin tamamlanması… Sonrası zamana ve çevre koşullarına bağlı… 1974’ten itibaren “Aynısı insan için neden olmasın ki?” sorusunun yanıtını bulmaya verir kendisini. O, ‘döllenmiş insan yumurtası aynı koşullara sahip başka ortamlarda tutunabilir mi?’ sorusunun da peşine düşer. Örneğin, insan yavrusu insan karnında büyümek zorunda mı? İnsan yavrusu için iç ve dış koşullar gerekiyor. İç koşullar: Döllenme; dış koşullar da: Rahim ortamı… Bunlar sağlanabilirse, bir embriyo başka bir rahimde büyüyebilir mi? İşte Kaynak, ikinci kitapta bunların peşinden gitmek ister ama günlük hayatın karşı konulamaz ağırlığı yüzünden cezaevinden çıkıp bir süre Zara’da kaldıktan sonra geldiği İstanbul’da geçim derdine düşer. Adeta içinde birer kanca olup canını yakan sorulardan istemese de uzak kalır.
Bu kolektif kitabın ikincisi de iki ana bölümdür. Özgürlük Şaşkınlığı, Atıf Dayı’nın İntikamı, Bir Kadına Teslim Olan İsyancı, Kırmızı Kamyonun Büyüsü, Çöpten Çıkan Uranyum, Hurdacı Darwin, Embriyoloji Meraklısı Bir Hurdacı ve Teoriye Doğru adlarını taşıyan kısımların ana başlığı Çöküş… Çöküş, fiziksel, ruhsal, sosyal, ekonomik ve mecaz anlamlar içerir; ama en çok da ekonomik sonuçlar yüklenmiş burada. Çünkü adeta dünyaya kafa tutmuş ama yenilmiş isyancı Oktay. Çünkü içerdeyken hayatta kalma mücadelesi vermekle kalmamış, inandığı şeyleri, başkalarına kanıtlamak ve inandırmak için de kendisini dar olanaklara rağmen yetiştirmeye çalışmış. Farklı ve derin okumalar yapmış. Diller öğrenmiş, derdini; düşüncesini içte ve dışta rahatça anlatabilmek için. Bu ilk bölümde, Kaynak’ın yeni ve daha büyük bir başkaldırı bayrağını açma kavgasını, metaforik de olsa kaçamadığı gerçek tünelin benzerini sivil hayatta kazıp ışığa kavuşma mücadelesi anlatılır. “Maddi güç olmayınca maddi eylem olmaz” anlayışı etrafında biçimlenir ikinci kitap. Çünkü teoride ve pratikte planlanan veya amaçlanan hedeflerin, bunları gerçekleştirecek somut kaynaklar (para, ekipman, personel, zaman vb) bulunmadığı sürece hayata geçirilemeyeceğini ifade eden gerçekçi bir yaklaşımdır bu kalıp söz. Kaynak’ın özelinde ise daha kapsayıcı karşılığa sahip… Çabasını ve kendisini duyurabilmenin yolunun maddi güçten geçtiğini anlayan Kaynak, pek çok iş yapar ama sonunda büyük kurumlardan hurda alıp satarak istediği ekonomik güce kavuşur. Umut etmekten direnişe, yarım kalmış bir isyanın sonucu olan çöküşten başka ve yepyeni bir kalkışmaya soyunur Hurdacı Darwin…
Yama gibi duran ikinci bölümse Geçit adını taşıyor. Talan, Dirim ve Harem adlı kısımlardan oluşuyor. Milyonlarca yıl önce Afrika’daki tropikal ormanların kanopilerinden inmek zorunda kalmış, yarı sucul bir yaşamda, iki ayak üzerinde yaşamaya çalışan insanımsılardan söz edilir kurgusal biçimde. Çünkü 3.18 milyon yıl önce günümüz anlamında modern insan (Homo sapiens) yoktu. Ancak, iki ayak üzerinde yürümeye çalışan ve insan soyunun ataları kabul edilen ilk insansı canlılar (homininler) dünyada yaşıyordu. Bu döneme ait ünlü ve en önemli kanıt, 1974’te Etiyopya’da keşfedilen ve yaklaşık 3,2 milyon yıl önce yaşamış olan Australopithecus afarensis türüne ait Lucy fosili. İnsan ailesinin en meşhur erken dönem üyeleri olan Australopithecus türleri (örneğin Lucy) Doğu Afrika’da yaşamlarını sürdürüyordu. Beyin hacimleri bugüne göre küçük olsa da iki ayak üzerinde yürüyebiliyorlardı. Bunlar daha detaylı biçimde 2. ve 3. kitapların ilk ana bölümlerinde anlatılıyor.
Kaynak, embriyoloji meraklısı bir hurdacı olarak sadece para kazanmaz; aynı zamanda ilgili ilgisiz rastladığı ya da bile isteye ziyaret ettiği kişilerle de teorisini paylaşır. Hurdacı Darwin olarak, o dönemin bilinen yaygın dergisi Aktüel’e de haber olur. ‘İnsan rahminde maymun üreyebileceğini öngören ‘yaradılış hipotezi’ bilim dünyasını karıştıracak’ spotuyla. Kısacası ilk tüp bebek uygulaması 1978’de yapıldığı hâlde 1974’ten beri bunu savunan ve ilkel deney yapan Kaynak’ın para kazanması, teorisini geliştirmesi ve yaygınlaştırmak için İstanbul’dan Urla’ya taşınmasıyla sonlanır kitap.
Aklın Ayak İzleri/ Bilim Tünellerinde Tek Başına (Nisan 2024, İzmir BB Yayınları)
Bu kitap da öncekiler gibi iki ana bölümden oluşturulmuş. Kaos başlığını taşıyan ikinci bölüm, Dönüşü Olmayan Yol, Sabah Gelen Telefon, Kürsüden Kaçacak Adam, İnsan Nasıl İnsan Oldu?, Akıl Taklası’nın Keşfi, İki Devrim Arasında, İnsan Evrimin Sırları, Bilimin ışığında ve Adabaşlıklı anlatılardan mürekkep.Bu bölüme kaos denilmesi rastlantı değil. Çünkü kullanıldığı yerlere göre farklı anlamlar içerse de buradaki anlamı bilimle ilgili. Görünüşte tamamen rastgele ve öngörülemez olan sistemlerin aslında altında yatan gizli düzenleri ve kalıpları inceleyen bilim dalı olmasından dolayı seçilmiş kaos sözcüğü, bana kalırsa. Kaynak, görüşlerini böyle bir zemin üzerinde görünür edemezse de anlaşılır yapmaya çalıştığı için.
Kaynak’ın mücadele sırasında kaybettiği Cihan Alptekin (1947, Oce, Ardeşen, Rize – 30 Mart 1972, Kızıldere, Niksar, Tokat), Deniz Gezmiş, (28 Şubat 1947, Ankara – 6 Mayıs 1972, Ankara) Mahir Çayan (15 Mart 1946, Samsun – 30 Mart 1972, Kızıldere, Niksar, Tokat) ve diğer yoldaşlarının yasını; bilime adadığı yaşamıyla tutması yanında, daha çok kendisini tümüyle teorisini yaygınlaştırmaya verdiği anlatılır. Cezaevinden çıktıktan sonra demire, cürufa, hurdaya karışan bir hayat mücadelesi içinde bir bakıma içinden atamadığı ama ötelemek zorunda kaldığı, yoldaşı Deniz Gezmiş’in kardeşine olan vasiyetini örnek alarak ve inandığı üzere bilime hummalı dönüş hikâyesidir anlatılanlar. Onun, insan evriminin köklerine dair Maltepe Cezaevi’nde kazdığı tünelle başlayan yolculuğu sabit fikirlerin, yerleşik yargıların, bilim aristokrasisinin sert duvarlarının arasında, adeta binlerce engelli, engebeli bir yolda yürürcesine, tırnaklarıyla tutunarak ilerlediği anlatılır. Çünkü Kaynak’ın Türler Arası Embriyo Transferi Teorisi genel bilim çevrelerinde ve akademik camiada kabul görmüş bir hipotez değil. Modern evrimsel biyoloji ve genetik biliminde, farklı memeli türleri arasında embriyo transferinin gerçekleşebileceği fikri kanıtlanmış bir gerçeklik olarak görülmüyor. Araştırmacı ve yazar Kaynak tarafından ortaya atılmış ve kitaplaştırılmış spekülatif bir hipotez olarak değerlendiriliyor kimilerince. Modern bilim ve genetik otoriteleri tarafından benimsenmiyor, popüler bilim veya teorik tartışma konusu olarak değerlendiriliyor. Ama bu gibi karşı söylemlere aldırmayanlar da var…
Birinci bölümde ise yine Afrika’dan fantastik bir hikâye yer alıyor. Kıtayı kuzeyden güneye bölen 7 bin kilometrelik Büyük Rift Vadisi Yarığı’nda zayıflayan tropikal ormanların yerine yükselen ağaçların kanopilerinden yere inmek zorunda kalan kimi primat kolonileri, yarı sucul ve karasal yaşama uyum sağlamak için iki ayaklılığa geçişleri anlatılır. Kalkış ana başlıklı bölüm, Göç, Keşif, Çıkış ve Oyuntu adlı kısımlardan oluşuyor. 1.9 milyon yıl öncesinde geçer. Çünkü 1.9 milyon yıl önce bugünkü modern insan (Homo sapiens) yoktu. Ancak Homo (insan) cinsine ait atalarımız (özellikle Homo erectus) bu dönemde dünyada yaşıyordu. Homo erectus: Yaklaşık 1.9 milyon yıl önce Afrika’da ortaya çıkan bir tür. Modern insan boyutlarında beyin hacmine sahipti. Dik yürüyor ve taştan aletler kullanabiliyordu. Homo erectus grupları Afrika’da evrimleştikten kısa süre sonra Avrasya’ya (günümüz Gürcistan ve Çin/Endonezya bölgelerine) yayılan ilk insan türü…
İşte bu açıdan kitabın üçüncüsü, karşı olanlara yer verdiği gibi Kaynak’a hak verenleri de detaylı biçimde anlatıyor. Sadece onun, Büyük Rift Vadisi’nin bir bölgesinde adeta kapana düşen ve sadece belli çevresel koşullar altında yaşamak zorunda kalan primatların 7 milyon yıl öncesinden başlayarak yarı ağaççıl yaşam süresinin 2 milyon yıl öncesinde tamamlanarak iki ayaklılığa geçişleriyle birlikte, buna koşut döllenme esnasında dört ayaklıyken rahmin yere dönük olan kısmına yapışık olan plasentanın, zamanla 180 derece yer değiştirerek rahmin sırt bölgesine yapışık biçime gelmesini ve gövdenin dik duruşuyla anne karnındaki fetüsün de dikey duruma geldiğini, böylece kafatasının büyüyeceği koşullara eriştiğini; kafatası büyümesiyle beraber beyin hacminin de büyüdüğünü, 18 milyon yıl önce dört ayaklı primatların 350-400 cc kadar beyin hacimli, 7 milyon yıl önce de iki ayaklılığa geçişle birlikte önce 800-900 cc’ye; sonra da 1200 cc’ye yükseldiğini; bu yüzden de ‘bir şempanzenin embriyosu insan rahmine nakledilirse, olgunlaşan şempanze fetüsünün kafatasının büyüyeceğini; muhtemelen de kolay öğrenebilen akıllı bir canlı olabileceğini’ anlatıyor. Kaynak’ın bu fikrin içine düştüğü 1974 öncesinden başlayarak kitapların yazıldığı 2020/23’e kadar ki Türkiye siyasal tarihiyle birlikte dünyanın pek çok ülkesindeki olayları ve buluşları, bilimsel araştırmaları da genel akış içinde aktarıyor. Yurtiçinde ve yurtdışında yaptığı sunumlarda, yayımlanan makalelerinde insan evriminde dik duruşun ve beyin büyümesinin nasıl geliştiğinden, insan aklının taklasına, doğal seçilim iki ayaklılığı ve büyük beyni seçiyor mu sorusundan, türler arası embriyo transferine ve zekânın ortaya çıkmasının ‘hayatta kalma dürtüsü’ sebebiyle değil de beyin büyümesi yüzünden olmasına kadar pek çok konudaki ‘özgün’ görüşlerine de yer veriliyor üçüncü kitapta…
Ada, Kaynak gibi bağımsız ve kurumlara bağlı alanında uzman isimlerin de yer aldığı biraz fantastik biraz da bilimkurgu içerikli bir bölüm. Daha doğrusu Kaynak’ın Covid-19 sürecince yaşadığı kurgusal bir rüya. İşte bu kurgusal anlatı içinde karşılığını bulur, her kitabın içindeki kurgusal Afrika Rift Vadisi’ndeki insan soyunun 18 milyon yıl, 7 milyon yıl, 3.18 milyon ve 1.9 milyon yıl öncesinden günümüze evrilmesi… Şöyle ki: Ballenas Adası’ndaki ‘İleri Evrim Araştırmaları Enstitüsü’nde bulunan insansı fosillerden eski dönemlere ait insanımsıları yaratırlar. Ana rahmindekiler gibi uygun tüpler içindedirler. İlk kitabın ikinci bölümünde verilerden yola çıkılarak kurgulanıp anlatılan Sivri Diş’i, Düz Burun’u; ikinci kitapta anlatılan Gözüpek’i, Sert Surat’ı ve son kitapta ama daha çok Kaynak’ın hikâyesinin anlatıldığı bölümlerde detaylanan Lucy’yi adeta kuluçka makineleri ve doğacakları rahimler olan o tüplerde görür Kaynak. Adayı basan bir kasırga sonucu, elektrik arızası yüzünden ortalık karışınca da kendisini kurtaranın Lucy olduğunu anlar. 1974’te Etiyopya’da keşfedilen, yaklaşık 3,2 milyon yıl yaşında ve Australopithecus afarensis türüne ait dünyaca ünlü bir hominin (insansı) fosilidir. Paleoantropolog Donald Johanson ve ekibi tarafından bulunan bu fosil, insanın evrimsel geçmişini anlamada en önemli dönüm noktalarından biri kabul edilir. İki ayaküstündeki insansıdır. Konuşup konuşmadığı bilinmiyor ama bölümün sonunda insanlaşan Lucy’nin Kaynak’ın eşine dönüşmesi rüyadan uyanınca Lucy’den günümüze evrimleşmemizin ironik bir anımsatmasıdır.
Ezcümle: Kaynak’ın teorisi kabul görsün ya da görmesin, doğru bildiğinden şaşmaması, aşağı yukarı insan aynı zekâya sahip de olsa; başarının zekâdan ziyade çok çalışmak, sabırlı olmak, sebat etmek ve bıkıp usanmadan umudunu diri tutarak amacına yürümek olduğunu göstermesi bakımından önemli bir kişisel ve ortak hayat hikâyesidir Aklın Ayak İzleri… Kaynak’ın kişisel çabasında eşi Nilay Hanım ile kızı Deniz Cihan’ın da emeklerinin görünür yapılması alkışlanacak bir tutum.
Kusurlarına gelince; iyi bir editörlük yapılmamış. Özenli, gösterişli güzel kapaklı kitapları okurken sayfaları dağıldı, kapakları ayrıldı. Bu büyük sorun, kâğıt seçimi güzel, cilt ve işçilik sıfır… Özel isimler ve sonlarına gelen ekler pek çok yerde yanlış yazılmış. Noktalama işaretleri kullanımı da öyle… Ayrıca hatırı sayılır derecede yanlış yazılan ve hecelenen sözcük var. Elbette ki okumayı da anlamayı da zorlaştırmıyor dediklerim ama bir kitap, bana göre sözcük gibi her şeyiyle bütündür. Yazarların gözünden kaçsa da bu gibi yanlışlar editörün gözünden kaçmamalıydı.