Saray, Üsküdar’da seçimsiz Türkiye’yi test etti

TEHDİT, ŞANTAJ HEPSİ BİRDEN
Kararın açıklanmasının ardından belediye binası önünde toplanan Üsküdar halkı irade gaspına tepki gösterirken, gerginlik sırasında baygınlık geçirenler oldu. Süreci “demokrasi tarihine sürülen kara bir leke” olarak nitelendiren YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, seçimi AKP’nin değil, savcıların ve İstanbul Valisinin kazandığını vurguladı. Seçimin yenilenme sürecinde 8 meclis üyesinin adliyeye çağrıldığını, 2’sinin tutuklandığını ve meclis üyelerinin polis gözetiminde kamplarda tutulduğunu belirten Çelik, 4 üyenin ise şantajla AKP’ye transfer edildiğini açıkladı. Çelik’in paylaştığı açıklamalar, meclisteki aritmetiğin nasıl değiştirildiğini de gösterdi. Çelik’in aktardığına göre, meclis üyesi Ahmet Başbaydar “Adalet Bakanlığı terör örgütü üyeliğinden ceza alan oğlumun getirilmesi için söz verdi, oyumu AKP’ye verdim” dedi. Ayhan Aydın ise “Engelli çocuğum var, beni tutuklamayla tehdit ettiler” diyerek taraf değiştirdi. Son oylamada iki üyenin daha Üsküdar’ın iradesine ihanet ettiğini belirten Çelik, bu isimlerden Onur Bayav’ın patronunun dahi savcılığa çağrılarak baskı kurulduğunu ifade etti.
Bugünün BirGün’ü
BİR DÖNEM KAPANDI
Üsküdar vakasıyla birlikte iktidarın göstermelik de olsa devam ettirdiği demokrasi kumpanyası sona ermiş oldu. İktidar son hamlesiyle birlikte seçim ve sandığın göstermelik olduğu yeni bir süreci ilan etmiş oldu. İstanbul Valiliğinin ve yargının süreç içerisinde üstlendiği rol önümüzdeki dönem kentlerin ve dolayısıyla seçim süreçlerinin de nasıl yönetileceğine dair ciddi ipuçları veriyor. Artık “sandık gelecek ve orada hesap sorulacak” söylemi tek başına bir şey ifade etmekten uzak. Seçim anını bekleyen, tüm sorunların orada çözüleceğine inanan bir anlayış şimdiden yenilgiyi kabul etmiş olur. Bugünden adım adım kendini örgütleyen, geliştiren, bunu yaparken de iktidarı gerileten bir muhalefete ihtiyaç var. Üsküdar seçimleri Türkiye siyaseti için bir kırılma anı olurken iktidar için de bir turnusol görevi gördü. AKP-MHP blokundan demokrasi bekleyenler için ise derslerle dolu bir hafta yaşadık. Muhalefet güçleri bir ilçe kaybetti. Ama hâlâ kazanabileceği bir ülke var; tabii ilçeyi kaybettiği süreçten gerekli dersi aldığı takdirde.
***
“SEÇİMLİ DEMOKRASİ’NİN SONUNA GELİNDİ”
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Cangün Örnek:

Süreci genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimine fazla odaklanarak okuduğumuzu düşünüyorum. Türkiye’de zaten halihazırda seçim sonuçlarının askıya alındığını görüyoruz. Üsküdar Belediye Başkanlığı ve meclis seçimi de bir seçimdi, oraya da sandık kuruldu. Yurttaşın en temel hakkı ve halk egemenliğinin en temel göstergelerinden biri olan seçim mekanizması, hepimizin gözü önünde, hiç gizlemeye ya da meşrulaştırmaya gerek görülmeksizin tamamen ortadan kaldırıldı. Tepkinin ve tartışmanın bugün yapılması, tepkinin bugün verilmesi gerekiyor. Bunu sadece genel seçim veya cumhurbaşkanlığı seçimi için bir alarm durumu olarak kodlamayı doğru bulmuyorum. Meselemiz “olacak olan” değil, “zaten olan” şeydir.
Meseleyi doğrudan genel seçimle ilişkilendirmenin bir tür ertelemecilik olduğunu düşünüyorum. Tabii ki genel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili bir tartışma yapılmalıdır; ancak muhalif insanların, şu andan itibaren zaten Türkiye’de bu seçimlere dair bir dizaynın içinde olduğumuzu ve sandığın olağan koşullarda kurulmayacağını görmesi lazım. Cumhurbaşkanı adayı olan ya da olma arzusundaki insanlar içeride, adı geçenler ise korkudan ses çıkaramıyor. Hukukun tamamen çiğnendiği, yasal güvencenin ortadan kaldırıldığı bir sürecin içindeyiz.
Olay kesinlikle sadece Üsküdar ile alakalı değil. Anayasada tarif edildiği ve kanunlarda düzenlendiği şekliyle serbest, halk iradesini yansıtan bir seçim sistemi artık yok. Türkiye için “seçimli demokrasi” kavramı artık kullanılamaz. Bunun için 2027’yi ya da 2028’i beklememize gerek yok; Türkiye şu an seçimin kaidelerinin ve halk egemenliği ilkelerinin açıkça çiğnendiği bir ülkedir. Süreçleri buna göre tartışmalıyız.
Yaşanan hukuksuzluğa dair öfke toplumda hâlâ var. Sokağa çıkmama bir kayıtsızlaşma değil, bir eylemsizlik halidir. Tepki birlikte konulan, birlikte örgütlenen bir şeydir ve sonuç alıcı olmadığı sürece yıllar boyunca süreklileşemez.
“UZLAŞMA FETİŞİZMİ DİRENCİ DÜŞÜRÜYOR”
Burada YENİ Parti’nin uzlaşma fetişizminden vazgeçmesi gerektiğini bir kez daha gördük. Özellikle CHP ile kurulan ittifak ve bu ittifaka güvenilmesi ya da topluma böyle bir mesaj verilmesi külliyen yanlıştır. Tutuklamalar ve CHP’lilerin AKP’ye geçmesi nasıl dizayn edildiyse bu süreç de öyle dizayn edildi. CHP’nin çok net bir şekilde iktidarla birlikte hareket etmektedir ve bu tür uzlaşma çabaları toplumdaki direnci düşürmektedir.
İnsanların hareket etmemesinin bir nedeni, karşılarında en ufak bir uzlaşma emaresinde teslim olan bir siyasetçi sınıfı görmeleridir. Siyaset başka bir yerde ilerliyor, halk başka bir yerde duruyor. Halkın öfkesi, kararlılığı ve netliği siyasete birebir yansımıyor. Bir şey örgütlenecekse, bu öncelikle Türkiye’nin bu siyasetçi sınıfından kurtulmasıyla mümkün olur. Siyasi elit başka bir dünyada, başka ilişkiler içerisinde yaşıyor ve toplum sürekli bu eliti öne çekmeye çalışıyor. Bu durum insanlara yorgunluk veriyor. Toplumun tepkisizleşmesi; parti değiştirebilen, kapalı kapılar ardında pazarlık yapabilen, ilkesiz uzlaşmaları siyaset zanneden bu siyasi elitin halkın önünü tıkamasıyla ilgilidir.
***
“ÖRGÜTSÜZ TOPLUM KAZANDIĞINI KORUYAMAZ”
Doç. Dr. Onur Alp Yılmaz:

Üsküdar’da yalnızca belediyeye yönelik müdahalenin değil, Özel yönetimine yönelik önceki müdahalenin de siyasal maliyeti azaltıldı. Asıl önemli mesele, bu iki müdahalenin aynı seçimde buluşturularak birbirini meşrulaştırmasıdır.
Bir tarafta seçilmiş Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanması ve görevden uzaklaştırılması; CHP’nin kazandığı ilk başkanvekilliği seçiminin yargı kararıyla durdurulması; dört meclis üyesinin AKP’ye geçmesi ve iki üyenin tutuklanarak oy kullanamaz hâle gelmesi bulunuyor. Sonunda iktidarın adayı, başlangıçta 27’ye 17 olan meclis dengesi fiilen 21’e 21’e getirildikten sonra, muhalefetten gelen iki oyla 23’e 19 seçildi.
Diğer tarafta ise CHP’nin seçilmiş yönetiminin yargı müdahalesiyle değiştirilmesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin başına getirilmesi var. YENİ Parti, Üsküdar seçimi için yalnızca CHP’li meclis üyeleriyle teknik bir oy koordinasyonu kurmadı; mahkeme kararıyla şekillendirilmiş Kılıçdaroğlu CHP’siyle kamuoyu önünde ortak bir siyasal pozisyon aldı. YENİ Parti Üsküdar İlçe Başkanı Berk Tütüncü’nün “CHP ile YENİ Parti arasında herhangi bir kavga yok” açıklaması bu bakımdan tali değildir. Açıklama, işbirliğini zorunlu ve geçici bir seçim koordinasyonu olarak sınırlamak yerine iki parti arasındaki ilişkinin normalleştiğini göstermeyi amaçlıyordu.
Böylece Kılıçdaroğlu CHP’sinin yaşadığı meşruiyet krizi, kendisine karşı kurulmuş YENİ Parti’nin taşıdığı siyasal meşruiyetle kapatılmaya çalışıldı. Mahkeme müdahalesiyle oluşmuş bir yönetim, müdahaleye itiraz edenlerle aynı masaya oturarak olağan ve meşru bir siyasal muhatap görüntüsü kazandı.
İktidar muhalefete, “Kılıçdaroğlu yönetimini tanıyor musunuz?” diye sormadı. Önüne Üsküdar’ın kaybedilmesi ihtimalini koydu. Muhalefet Üsküdar’ı koruyabilmek için masaya oturduğu anda, butlan tartışmasını fiilen ikinci plana itti. Rejim sana Üsküdar’ı gösterdiği anda sen her türlü meşruiyet tartışmasını askıya alabiliyorsan, iktidar yalnızca belediyeyi değil, hangi koşullarda ilkelerinden vazgeçeceğini de öğrenmiş olur.
Üstelik ortada zorunlu bir ikilik de yoktu. YENİ Parti ile CHP’li meclis üyeleri aynı adaya oy verebilir, fakat bunu siyasal normalleşme görüntüsü vermeden yapabilirdi. Ortak açıklama yerine müdahalelerin ikisini de gayrimeşru sayan bir tutum alınabilir; “Üsküdar’ı savunuyoruz ama mahkeme eliyle oluşturulan CHP yönetimini tanımıyoruz” denilebilirdi. Dolayısıyla seçenekler belediyeyi AKP’ye bırakmak ile Kılıçdaroğlu CHP’siyle siyasal ittifak kurmak arasında değildi.
İktidar böylece iki ayrı kazanç elde etti. İlk olarak, 2024’te sandıkta kaybettiği Üsküdar’ı seçmen yeniden oy kullanmadan geri aldı. İkinci olarak, CHP’ye yönelik müdahalenin doğurduğu meşruiyet krizini muhalefetin kendi eliyle hafifletti. Üsküdar’a müdahale eden siyasal akıl, CHP’ye müdahale sonucunda oluşan aktörleri bu kez belediyeyi ele geçirmenin araçlarından biri hâline getirdi.
“DEMOKRASİCİLİK OYUNU SÜRÜYOR”
Bu nedenle Üsküdar, önümüzdeki genel seçimin provasıydı. İktidarın test ettiği mekanizma şudur: Önce siyasal seçenekleri hukuk ve güç araçlarıyla yeniden düzenlemek; ardından muhalefeti “kurumu kaybetmemek”, “süreci bozmamak” veya “daha büyük bir tehlikeyi önlemek” gerekçeleriyle bu yeni düzende tercihte bulunmaya zorlamak. Muhalefet de kalan seçeneklerden birini seçmeyi demokrasi zannettiği anda müdahale meşrulaşır. Demokrasicilik oyunu oynanır, sürer gider.
Üsküdar’ın verdiği asıl mesaj da budur: Türkiye’de bir belediyeyi kaybetme korkusu, bir ana muhalefet partisinin iradesine yapılan müdahalenin bile üzerini örtebiliyor. İktidar açısından bundan daha değerli bir siyasal deney sonucu olamazdı.
Oysa bugün Türkiye’nin ihtiyacı, bir makamı korumak uğruna her türlü meşruiyet tartışmasını askıya alan değil; makam ve mevkilerden vazgeçmeyi göze alarak geleceğe dair umudu örgütleyen ve milletle birlikte yürüyen bir siyasettir.
“SOKAKTA HAYATI ÖRGÜTLEMEK SÜREKLİ MİTİNG YAPMAK DEĞİLDİR”
Mesele artık iktidarın ne yapabildiğinden çok, muhalefetin yapılanlara karşı neyi harekete geçirebildiğidir. Bir hukuksuzluk yalnızca kınanıyor, birkaç konuşmanın ardından gündemden düşüyor ve gündelik hayat eskisi gibi devam ediyorsa iktidar açısından bunun gerçek bir maliyeti yoktur. Muhalefet tepki göstermiş, fakat güç üretememiş olur.
Bu yetersizlik yurttaşta yalnızca moral bozukluğu yaratmaz; siyasal özne olma duygusunu da aşındırır. İnsanlar oylarının, itirazlarının ve katılımlarının sonucu değiştirmediğini düşündükçe kamusal alandan çekilir. Yerini sinizm, bireysel kurtuluş arayışı ve “hepsi aynı” kanaati alır. Dolayısıyla umutsuzluk, iktidarın karşılaştığı toplumsal direnci azaltan siyasal bir kaynaktır. Muhalefetin görevi yalnızca doğruyu söylemek değil, yurttaşa birlikte hareket edildiğinde sonuç alınabileceğini yeniden tecrübe ettirmektir.
Bu nedenle soru “sandık mı, sokak mı?” değildir. Sandık, toplumdaki güç ilişkilerinin belirli bir günde kayda geçirilmesidir. O güç seçimden önce kurulmamışsa sandık günü ortaya çıkmaz; ortaya çıksa bile seçimden sonra korunamaz. Örgütsüz bir toplum yalnızca seçim kaybetmez, kazandığı seçimin sonucunu da koruyamaz.
Sokakta hayatı örgütlemek ise sürekli miting yapmak demek değildir. Mahallelerde kiracıların, velilerin, emeklilerin, öğrencilerin ve güvencesiz çalışanların ortak sorunları etrafında kalıcı ilişkiler kurmaktır. Örneğin apartheid rejiminde Güney Afrika’da hukukçuların hak ihlallerini izlediği gibi… Biz ise bugün hapishanede unutulan, ziyaretine gidilmeyen belediye başkanları dahi olduğunu görüyoruz.
Yine sendikaların yalnız üyelerine değil bütün çalışma hayatına temas ettiği, yerel medyanın görünmeyen sorunları görünür kıldığı, tüketici birliklerinin ve kooperatiflerin hayat pahalılığına karşı somut dayanışma ürettiği bir toplumsal altyapı oluşturmak elzemdir.
Bu yapıların yardımlaşma veya hayırseverlik kuruluşlarına dönüşmemesi gerekir. İnsanları edilgen yardım alıcıları hâline getiren ilişki, iktidarın klientalist düzenini farklı bir tonda yeniden üretir. Yurttaşın karar verdiği, sorumluluk aldığı ve başkalarıyla birlikte sonuç ürettiği mekanizmalar kurulmalıdır. Karşı-hegemonya, yalnızca iktidarın söylediklerine itiraz etmek değil; onun kurduğu bağımlılık ilişkilerinin karşısına başka bir toplumsal ilişki biçimi koyabilmektir.
“Milletle beraber yürümek” de mevcut muhalif çevrelerin birbirini sürekli doğrulaması değildir. Muhalefetin kendi kültürel konfor alanından çıkması; muhafazakâr işçiye, borçlu esnafa, ev bulamayan gence, çocuğunun beslenmesini karşılayamayan aileye siyasal kimliğini sorgulamadan ulaşmasıdır. İnsanlara önce ne düşünmeleri gerektiğini anlatan değil, yaşadıkları sorunu onlarla birlikte çözmeye çalışan bir siyaset gerekir.
Dünya örneklerinin ortak dersi de budur. Polonya’daki Dayanışma yalnızca seçim kampanyası değil, işyerlerinden kültürel alanlara uzanan bir toplumsal ağdı. Şili’de “Hayır” kampanyasının başarısı, sandığı boykot etmekten değil, rejimin kurduğu sandığı yaygın örgütlenme ve umut diliyle iktidarın aleyhine çevirmekten doğdu. Sırbistan’daki Otpor ise merkezi ve tek seferlik gösteriler yerine ülkeye yayılan yerel, yaratıcı ve disiplinli şiddetsiz eylemlerle toplumsal korkuyu parçaladı. Şiddetsiz hareketlerin daha geniş katılım üretebildikleri ölçüde daha başarılı olduğunu gösteren araştırmalar da örgütlenme, süreklilik ve disiplinin kalabalık sayısından daha önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Bunun kısa vadeli karşılığı, hukuksuzluğa uğrayanları yalnız bırakmayan dayanışma ve hak savunma ağlarıdır. Orta vadede gündelik sorunlar etrafında mahallelere, işyerlerine ve okullara yayılan kalıcı örgütlenmedir. Uzun vadede ise bu toplumsal kapasitenin seçim güvenliği, ortak program ve demokratik iktidar alternatifiyle birleşmesidir.
Türkiye’nin bugün makamlarını korumaya çalışan bir muhalefetten çok, gerektiğinde makam ve mevkilerden vazgeçmeyi göze alarak geleceğe dair umudu örgütleyen ve milletle birlikte yürüyen bir siyasete ihtiyacı vardır.
***
“MUHALEFET YENİ BİR STRATEJİ GELİŞTİRMELİ”
Prof. Dr. Aslıhan Aykaç:

Üsküdar seçimini tek başına, münferit bir örnek olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bundan önce Menderes Belediyesindeki seçimlerde benzer bir durum ortaya çıktı. 19 Mart 2025’te İmamoğlu’nun tutuklanmasından itibaren CHP belediyelerine yönelik müdahalelerin hepsi kısa vadede yerel yönetimlere yönelik girişimler gibi görülse de bir bütün olarak değerlendirildiğinde Türkiye’de seçim süreçlerinin işlevini yitirdiğini gösteriyor. Bu durum seçim öncesinde seçim bölgelerinin yeniden yapılandırılması, örneğin ilçelerin bölünmesi, seçim kampanyalarının engellenmesi, örneğin valiliklerin mitinglere izin vermemesi, medyada görünürlüğün kısıtlanmasıyla görülüyordu. Ayrıca seçim sırasında güvenlik gerekçeleriyle sandık yerlerinin değiştirilmesi, seçmen listelerinde eksikler veya fazlalar, mühürsüz zarflar veya pusulalar, oy sayımı sorunları, trafodaki kediler de seçimlere gölge düşüren başka örnekler oldu. Ama artık seçim öncesi ve seçim sırası sorunların ötesinde seçim sonrasında sonuçların bu şekilde yok sayılması, üstelik bunun sıklıkla yargı yoluyla meşrulaştırılması iktidarın seçim süreçlerine müdahalesini başka bir düzeye taşıyor. Yerel yönetimlere yönelik yasal müdahalelerin yalnızca muhalefet partisi belediyeleriyle sınırlı olması ve tutuklu yargılamalar da bu müdahalenin daha yapısal bir dönüşüme evrildiğini düşündürüyor.
Muhalefetin bu süreçlere yönelik ilk tepkisi Saraçhane’de başlayan ve daha sonra bütün ülkeye yayılan “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingleri oldu. Ancak toplumsal hareketler ve kolektif eylemler literatüründe yaygın olarak bilinen bir kanı bu tür eylemlerin zamanla sönümleneceği, özellikle kitleler hedeflerine ulaşamadıkça bir yorgunluk ve bezginlik halinin baskın çıkacağıdır. Mitingler işlevini tamamladı, muhalefetin hızlı bir biçimde yeni stratejiler, yeni bilgi akışları geliştirmesi, kendi kitlesinden daha çok kendi kitlesi dışında kalanlara adil seçimlerin, kapsayıcılığın ve demokratik toplumun erdemini anlatması gerekir. Seçimlere ve bu nedenle bireysel oylara indirgenmiş bir demokrasi yerine, çok sesliliğe, farklılıklarla bir arada yaşamaya öncelik veren ve kamusal alanda her kesimin müzakereye katılmasına zemin yaratan bir demokrasi anlayışı kitlelere aktarılmalı, bu aynı zamanda muhalefetin varlık nedeni olmalı.