Sahneden perdeye Soğuk Savaş

Film festivallerindeki Ukrayna fırtınası, Filistin meselesi nedeniyle biraz durmuş gibi. Ama Ukraynalı yönetmenler ABD ve Avrupa ülkeleri finansmanı ile Soğuk Savaş yıllarını aratmayan yapıtlara imza atıyorlar. Hiç kuşkum yok, Rusya da Ukrayna’daki askeri başarılarını içeren kahramanlık destanlarını sahnelere ve perdeye taşımaktan geri durmuyordur. Ama festivallerin pek çoğu Rus filmlerine açık ya da gizli ambargo koyduğu için bu filmleri izleyemiyoruz. Bu arada savaştan değil, barıştan yana tavır alan sanatçıların da sırf Rus oldukları için görmezden gelinmesi ya da açıkça reddedilmesi anlaşılır gibi değil. Bütün bunlar Soğuk Savaşın halen de sürmekte olduğunun bir göstergesi değil de nedir?
MCCARTHY’NİN KARA LİSTELERİ
Dilerseniz şimdi Soğuk Savaşın başladığı 40’ların ikinci yarısı ve 50’li yıllara gidelim, objektifimizi Senatör Mc Carthy ve Amerika Karşıtı Eylemler Komitesi’nin (HUAC) soruşturmalarına, yargısız infazlarına çevirelim. ABD’de sosyalizm taraftarlarının sayısının artması büyük sermayeyi telaşa düşürünce, kitleleri etkileme gücüne sahip aydınlar hedeflenir. Öncelikli alanlar arasında, Hollywood gibi güçlü bir propaganda aracında solcuların etkinliğini kırmak vardır. Joseph Losey, Edward Dmytryk, Orson Welles, Jules Dassin, Herbert Biberman gibi ünlü yönetmen, yapımcı ve senaristlerin de yer aldığı çok sayıda sanatçı sorguya çekilir.
Aralarında Elia Kazan gibi arkadaşları aleyhinde ifade verenler de vardır, cesaretle düşüncelerini savunanlar da, komünist olmayıp, sol düşünceye sempati duyanlar da… Nazi rejiminden kaçıp ABD’ye gelmiş olanlar da… Sonuçta yüzlerce sanatçıya Hollywood’un kapıları kapandı; aralarından bir kısmı (örneğin Charlie Chaplin) Avrupa’ya döndü… ABD Hollywood’u kültür emperyalizminin bir silahı olarak kullanmaktan hiç vazgeçmedi. Kore Savaşı, Macarların Sovyetlere başkaldırısı, Afganistan’ın işgali, Küba krizi, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki iç savaşlar anti-komünist paranoya için uygun bir zemin oluşturuyordu. 1972 yılında Nixon’un liberal demokrat aday McGovern’ı kürtaj, uyuşturucu ve asker kaçaklarının affını savunmakla suçladığı seçim kampanyası Hollywood ‘da yeni bir soğuk savaşın işaretini verirken, ‘Yeni Sol’ akımından etkilenen ve rejimin baskıcı niteliğini sorgulayan Robert Altman, Arthur Penn, John Schlesinger, Alan J. Pakula, Sydney Pollack gibi yönetmenlerin bağımsız filmleri Amerikan sinemasında yeni bir sayfa açıyordu. Günümüzde bağımsız yapımlar radikal bir sistem eleştirisi içerebilirken, resmi ideoloji de doğrudan propaganda yerine dolaylı bir propagandayı yeğliyor.
NAZİLERİN MİRASI
Soğuk Savaş tanımı ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki propaganda savaşları ile özdeşleşmiş olsa da, sanatçılara yönelik ilk kara listeler Nazi Almanyası’nda ortaya çıkmıştır. 1933 yılında iktidarı ele geçiren Naziler bir yandan Leni Riefenstahl gibi yönetmenler aracılığı ile kendi sinemalarını yaratmaya çalışırken, öte yandan toplumcu görüşlere sahip yönetmenleri baskı altına almış, giderek iş yapamaz hale getirmiştir. Bu durum, G. W. Pabst, Fritz Lang, Erich Pommer, Bertolt Brecht gibi sanatçıların ülkelerini terk ederek başka ülkelere, çoğunlukla ABD’ye göç etmeleri ile sonuçlanmıştı. Benzer bir süreç Franco İspanyasında da yaşanmış, yönetmenlerin çoğunluğu doğrudan anlatım yerine sembolizme başvurarak üretimlerini sürdürebilmişlerdi. Mussolini İtalyası ise sinemaya büyük önem vermiş, Cinecitta’yı ve sinema okulu Centro Sperimentale di Cinematografia’yı kurarak savaş sonrası Yeni Gerçekçilik akımını başlatacak büyük yönetmenlerin yetişmesine dolaylı olarak katkı sağlamıştı.
Soğuk Savaş yılları, Savunma Bakanlığı’nın propaganda filmlerinin yanı sıra Hollywood’da pek çok yapıma konu oldu. Gerçek öykülere dayanan casus filmleri Amerikan sinemasının en gözde türlerinden birini oluşturdu. 1949 yapımı ‘Kızıl Tehdit’, 1952 yapımı ‘My Son John’, ‘Demir Perde ’ (1948), Kore Savaşı’nda Amerikan esirlerine uygulandığı iddia edilen beyin yıkama yöntemlerini konu alan ‘Mançuryalı Aday’ (1962), ‘Rıhtım Üzerindeki Casus’ (The Front, 1976), Reagan dönemi ürünü ‘Kızıl Şafak’ (1984), ‘Amerika’nın İşgali’ (1985), ‘Rocky’ (1985), 2000’li yıllarda hasılat rekorları kıran ‘Köstebek’ (Tinker, Tailor, Soldier, Spy), ‘Casuslar Köprüsü’ bunlardan birkaçı. En yenisi ise, 1986 yılındaki Reagan- Gorbaçov zirvesini konu alan 2026 yapımı Michael Russell Gunn filmi ‘Savaşın Eşiğinde / The Brink of War’. Dönem/tür filmlerinin yanı sıra, Nicholasa Hytner’in ‘Cadı Kazanı’ uyarlamalarının yanı sıra, alegorik anlatımlarla McCarthy’nin ‘komünist avı’nı yorumlayan ‘Kahraman Şerif’ (High Noon), ‘Invasion of Body Snatchers’ gibi yapımlar ve dönemi doğrudan konu alan belgeseller ve kurmaca filmler de yapıldı. Başlıcaları: 1964 tarihli ‘Point of Order!’, ‘‘Guilt by Suspicion’ (1991), McCarthy’nin danışmanı avukat Roy Cohn üstüne ‘Citizen Cohn’ (1992), ‘The Real American: Joe McCarthy’ (2011), George Clooney’in ‘İyi Geceler ve İyi Şanslar’ı (2005). Kara listede yer alan on yönetmenden (Hollywood 10) Dalton Trumbo’nun yaşamını konu alan ‘Trumbo’ (2015).
Soğuk Savaş sürüyor demiştik. Günümüzde Trump’ın hukuk dışı politikalarına karşı çıkan ünlü yönetmen ve oyuncuların hapse atılmasalar da Hollywood’da iş bulmakta zorlandığını öğreniyoruz sosyal medyada paylaşımlarından. Cesaretlerine şapka çıkarıyoruz… Elbette, soğuk savaş yalnızca Amerikan sinemasını etkilemedi. Dünyanın pek çok ülkesinde suçsuz yere hapse tıkılan ya da iş olanakları ellerinden alınan sanatçılar, gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler, emekçiler olduğunu biliyoruz. Bu olayları beyazperdeye yansıtan sinemalar da oldu, sansüre boyun eğip, görmezden gelenler de… Peki ya kara listeler? Yapımevlerine, televizyonlara sakıncalı isimlerin fısıldandığı ülkeler yok mu diye soracak olursanız, cevabı esen rüzgarda…