Ruta del Che (Che Yolu):  Asi toprağa düşen kıvılcım

Ruta del Che (Che Yolu):  Asi toprağa düşen kıvılcım

SAMAİPATA: ZAMANIN DURDUĞU YERDE BİR MOLA

Uçak alçaldı. Rakım düştü. Nefes aldığıma pişman oldum. İbo baktı yüzüme, “Alışırsın,” dedi sadece. Alıştık. Sonra Hector geldi, araba virajlarda kıvrıldı, toprak kaymaları bizi yavaşlattı. Samaipata… “Dinlenilecek yüksek yer.” Quechua dilinin şairliğine bak. 1600 metrede, And Dağları’nın eteklerinde, sanki dünya kendini yeniden kurmuş. Nüfusu 4-5 bin, sokakları dar, evler alçak, meydanı küçük. Ama içine girdin mi, zamanın ağırlığını hissediyorsun. Kolonyal mimarinin beyaz badanası, kırmızı kiremitler, ahşap balkonlar… Her şey fısıldıyor: “Burada dur, dinlen, unutma.”

Quinta Piray’da Maria Luise bizi karşıladı. Güler yüzlü, İngilizcesi yok denecek kadar az. Ama gülümsemesi evrensel. Bungalovumuza yerleştik. İbo ilk gece yıldızları seyretti uzun uzun. “Buralarda zaman başka akıyor,” dedi. Haklıydı, Che Bolivya’daki ilk eylemini burada gerçekleştirdi, Gerilla birliği “silahlı propaganda” doğrultusunda kasabayı ele geçirmiş ve dünya izini kaybettiren Che’nin Bolivya’da olduğunu öğrenmişti.

El Fuerte … 220 metre uzunluğunda, 60 metre genişliğinde, tek parça kırmızı kumtaşı. Dünyanın en büyük oymalı kayası. Chané halkından İnka’ya, jaguarlar, yılanlar, ritüel kanalları… Ve İspanyollar 1630’larda gelmiş, kıymetli bir şey bulurum diye kayayı delik deşik etmiş. Figürleri paramparça. Sömürgecinin zihniyeti bu işte: önce tap, sonra boz. İbo kayaya dokundu, “Hâlâ dimdik” dedi. Tarih onlara gülüyor.

Müzede gördüğümüz: Bebekken tahta ve bezlerle arkadan öne doğru uzatılmış kafatasları. Güneş tanrısına yakın olmak için… İnsanın kendi bedenine yaptığı bu şiddet, başka bir şeye duyulan açlığın kanıtı. İbo yanıma yaklaştı, “Ne kadar acımasızız” dedi fısıldayarak. Sonra Juan Osito efsanesi: hem ayı hem insan. Dağ ruhu.

Karel, bungalovun önünde duran 4×4’ten indi. 21 yıl önce gelmiş Almanya’dan, bu resortu kurmuş. Yılda iki kez geliyor, altı hafta kalıyor. “Hayalimdi,” dedi. Gözlerinde 50 yaşında bir çocuğun ışığı vardı. Bir gün sonra kahvaltıda yanımıza geldi, Ona “Sen benim rol modelimsin” dedim. “Hayallerinin peşinden koşan insanlara hep saygı duymuşumdur.” Gülümsedi. Gözleri parladı. “Unutma bizi, yine gel.” İşte bu cümle, yolcunun en büyük ödülüdür. İbo ile Karel’in elini sıkıp sessizce ayrıldık.

MATARAL: TOZ, DİKEN VE DEV KAKTÜSLER

Samaipata’dan çıkıyoruz. Ruta del Che başlıyor. Motorun sesi, rüzgâra karışıyor. İbo ön koltukta, gözleri yolda. Hiç konuşmuyoruz. Bazı yolculuklarda sessizlik en anlamlı dildir. Ve karşımda dev kaktüsler. On metreye uzanan gövdeleri gri-yeşil, kabukları yılların acısıyla sertleşmiş. Dikenleri öyle uzun ki dokunsan kanatır. Ama o dikenlerin arasında derin yarıklar, oyuklar… Tıpkı Che’nin Bolivya dağlarında taşıdığı yaralar gibi.

Rüzgâr esti. Toz bacaklarıma sarıldı. Sanki “Hoş geldin yoldaş” dedi. Yürüdüm. İbo arkamda yürüyor. Ter ensemden sırtıma süzüldü. O dev kaktüslerin gölgesinde durduk birlikte. Zaman yavaşladı. İbo elini dikenli gövdeye koydu, çekmedi. “Acı hissetmek için yaşıyoruz, Nelson” dedi. Anladım ki en sert toprakta bile hayat inatla yeşerir. Ve bazen en unutulmaz yolculuklar, dikenli yollarda başlar.

Bu toprak seni soyuyor. Kabuğunu kırıyor. En çıplak haline getiriyor. İbo’nun sessizliği, bu çıplaklığın en güzel cevabı.

VALLEGRANDE: VİCDANIN KAZILDIĞI YER

Vallegrande… “Büyük Vadi.” 1612’de İspanyollar kurmuş. La Plata ile Santa Cruz arasında kale olsun diye. Taş sokaklar, ahşap balkonlar, dört asırlık bir yorgunluk. Ne turistik curcuna var ne de unutulmuşluk. Tam bir devrimcinin son yolculuğuna yakışır mütevazılık.

Yerel rehber Emilio karşıladı bizi. Ellili yaşlarında, boyu kısa, çilli yüzü toprağın ve acının izleriyle çizili. 1997’de, yirmi yedi yaşındayken Che’nin ve yoldaşlarının kemiklerini çıkaran kazı ekibindeymiş. “Vamos” dedi sadece. İbo’yla göz göze geldik. Peşinden gittik.

Lavandería/ çamaşırhane … Hastanenin arka bahçesinde bir oda. Beton soğuğu suratıma çarptı. Ortada bir taş masa. Kalın, gri, zalimce masum. 8 Ekim 1967 gecesi, Che’nin cesedinin üzerine yatırıldığı, kanının ve Bolivya çamurunun yıkandığı, sonra da tüm dünya basınına “Bakın, işte öldü” diye teşhir edildiği masa.

Duvarlar haykırıyordu: “No eres muerto, venceremos…”, “Si quieren matar la libertad, que lo hagan ellos…” Türkçe yazılar, Arapça, Portekizce. Duvar canlı bir hafıza defteri olmuş. İbo’ya baktım. Gözleri nemliydi. Ama konuşmadık. Bazı şeylerin kelimeleri yoktur. Öldürdükten sonra hemen alçı döküp yüzünün kopyasını çıkardılar. Sonra emin olmak için el bileklerinden kesip La Paz’a gönderdiler.

Bir insan bu kadar insafsızlaşabilir mi?

Emilio’nun sesi loşlukta fısıltıya dönüştü: “Burada yıkadılar onu. Teşhir ettiler.”

Bütün odayı videoya çektim. Che’nin kesik ellerinin resminde durakladım. Kimseye gönderemedim o videoyu. İbo’ya gösterdim sadece. Başını salladı. Bazı kareler sadece insanın kendi vicdanıyla arasında kalır.

Anıt Mezar … Merdivenlerden indik. Yedi mezar taşı yan yana. Ortada en büyüğü: Ernesto Che Guevara. Sade, toprak renginde. Ne yaldız ne gösteriş. Emilio elini toprağa koydu:

“Tam burasıydı. Pistin eski kenarı. 28 Haziran 1997 sabahı, saat dokuz… Makinenin kovası metalik bir sese çarptı. Che’nin kemeriydi. Sonra kemikler. Yedi iskelet yan yana, sırt sırta… Che’ninki hemen belliydi: elleri yoktu. O kemikleri tek tek çıkarırken hem korktum hem tarifsiz bir saygı duydum. Aylarca uyuyamadım. Her gece o çukuru gördüm rüyamda.”

Rüzgâr sert esti. İbo yanıma geldi, omzuma hafifçe dokundu. İçimde bir şey koptu, bir şey de filizlendi. Bazı bedenler toprağa karışır, ama bazı ruhlar toprağı ateşe verir.

Müzeden çıkarken İbo, “Anı defterine bakalım mı?” dedi. Açtık. “Çok etkilendim” diye yazmış biri. Hollandaca. Gülümsedik: “Yalnız değiliz.”

Arabaya binerken İbo, bir hafta önce günde dört buçuk saat yoğun dersten sonra, İspanyolcasını ne kadar geliştirdiğini gösterdi: “Hasta la victoria siempre, compañero.”

Emilio’ya veda ederek ayrıldık.

LA HİGUERA: İNCİR AĞACININ GÖLGESİNDE ÖLÜM VE DİRİLİŞ

Yol daraldı. 4×4 zorlandı. İbo öndeki koltuğunda, haritayı inceliyor. La Higuera… İspanyolca’da “incir ağacı.” Che olayından önce duyulmamış bir And köyü. Şimdi ise dünya solunun uğrak yeri.

Juan’ın oteli. Casa del Telegrafista. Eski telgraf binası. Juan 71 yaşında, elleri yanık izleriyle yıpranmış. 21 yıl önce 50 yaşında gelmiş buraya. Üzerinde Che tişörtü. Gözleri kısıldı. “Bütün dünya küreselleşmeye gidiyor ama Bolivya anti-küreselleşme yolunda. Ben de onun için buraya geldim. Che’yi seviyorum,” dedi Juan. Otelin içinde kendi kurduğu küçük bir müze var. Fotoğraflar, gazete kupürleri, matara, sırt çantası, köylülerin ponchoları. Che müzesi koysaydı adını daha uygun olurdu. Her köşede Che!  Her şeyi kendi toplamış. “Burası benim kalbimin bir parçası. Ticari olsun istemiyorum.”

Juan bize odalarımızı gösterdi. Tuvalet ve duş dışarıda, ortak.

Ertesi sabah, 1 Mayıs. Yumruklu yıldızlı tişörtlerimizi giydik. İbo aynanın karşısında bir an durdu, sonra “Hadi,” dedi. Che’nin büstünün önünde fotoğraf çektirdik. Birkaç köylü merakla tişörtümüze bakıyordu. Yumruklu yıldız nereden geliyor, anlamaya çalışıyorlardı. Juan yanımıza geldi, affetmedi, birlikte resim çektirdik. Che’nin büstünün hemen arkasında tahtadan kocaman bir haç vardı. Che’nin ölümünden sonra çekilen o ünlü fotoğraf (gözleri açık, başı hafif kalkık, yatarken) onu bir Mesih yapmıştı. Köylüler arasında “San Ernesto de La Higuera” diye anılıyor. “Marksist bir aziz. Ancak bu topraklarda olur.”

Eski okul binası … Müze olarak kullanılıyor. Köylü kadın anahtarla açtı. İçerisi sade, ama anlamlı. Dünyanın her dilinden kitaplar: İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca, Çince. Rafları karıştırdık. “Türkçe yok,”  Üzüldüm. Keşke bir Türkçe Che kitabı getirseydim.

Mario Terán’ın vurduğu oda. 9 Ekim sabahı. Kura çekmişler, kura Terán’a çıkmış. Odaya girdiğinde Che yerde yatıyormuş, elleri bağlı, yaralı. Che demiş ki: “Sakin ol ve iyi nişan al. Sadece bir adam öldüreceksin.” Bazı kaynaklar: “Shoot, coward. You are only going to kill a man.” Terán gözlerine bakamamış. Gözlerini kapatıp ateş etmiş. Sonra yıllarca alkolik olmuş, depresyona girmiş. “Eğer yeniden doğma şansım olsaydı Che’yi vurmazdım” demiş 40 yıl sonra.

O odada durduk. Duvara yaslandım. Sessizdik. Uzun süre kimse konuşmadı. Sonra İbo, “Çıkalım,” dedi fısıldayarak. Bazı yerler insanı değiştirir. Bazıları ise ona asıl kim olduğunu, ne için yaşadığını hatırlatır.

Köylülerle vedalaştık. Juan’a uğradık, eşyalarımızı aldık. “Biz hep buradayız yoldaş, kapımız her zaman açık” dedi. Elimi Juan’ın omzuna koydum. Söz yoktu. Gerek yoktu.

QUEBRADA DEL CHURO: SON ÇATIŞMANIN VAHŞİ VADİSİ

Köyden çıktık. 3 kilometre sonra Quebrada del Churo. Dar bir vadi, dik yamaçlar, sık ağaçlar. Che yolu Rehberimiz Elvis elinde machata, çalılıkları keserek yol açıyor. İbo önde, Elvis’in hemen arkasında. Ben arkada yürüyorum. Son 500 metre çok dik. Yer yer kaygan toprak, dikenli çalılık.

İbo bir ara döndü, “Devam edebiliyor musun?” diye sordu. Başımı salladım. Devam ettik. Che’nin son grubu 17 kişi. Bolivya ordusu 1500-2000 askerle bölgede. CIA’nin özel eğittiği 180 kişilik grup vadiyi sarmış. Che ve yoldaşları vadinin dibinde sıkışıp kalmış. Makineli tüfekler yukarıdan durmaksızın ateş ediyor. Beş kişi çemberi yarıp kaçmayı başarmış. Inti Peredo kaçmış, sonra 1969’da işkencede öldürülmüş. Pombo kaçmış, “Homero De la Guerrilla” Che’nin son günlerini bir destan gibi anlatan Bir kitap yazmış. Dağlarda yazılmış bir İlyada. Tozlu, kanlı ve asi.” Destan yazmak için saraylarda değil, dağlarda, tozun içinde, ölümün kıyısında olmak gerekir.

İbo aşağıda kalmıştı, yorgundu Elvis de onunla kaldı. Ben yarım saat daha yukarıya küçük bir taş kulübeye tırmandım. Che’nin yaralandığı, Willy ile birlikte son direnişi yaptığı nokta. Kulübe yıkılmış, çatışmada yok olmuş.  Bir saat indiğimiz yolu, bir saat kırk beş dakikada çıktık. Sessizdik. Arabaya binerken boynunda kalın iplikle keçisini peşinden getiren bir köylü kadın Elvis’le konuştu. Kadın bize gülümsedi. İbo selam verdi. Konuşacak kelime yoktu.

SERDAR’IN PİZZERİASI: SAMAİPATA’DA BİR TÜRK MOLASI

Samaipata’ya döndük. Valizlerimizi Maria Luise’den aldık. Ben ve Suzanne’ın önerdiği yere gitmeye karar verdik: Serdar’ın pizzariası. 15 metrekarelik bir yer. Pizza fırını, tezgah, küçük bir mutfak. Hepsi bu kadar. Serdar bizi görünce gülümsedi. 2010’da Türkiye’yi terk etmiş. “Kafam esti, geldim,” dedi. Pide yapmayı burada öğrenmiş, bildiğimiz peynirli, sebzeli vs. pidesi yapıyor. Yanında iki Bolivyalı işçi.

Che yolunu izlediğimizi duyunca hesap almak istemedi. Zorla verdik. “Sen de hayallerinin peşinden koşanlardansın” dedim Serdar’a. Serdar gülümsedi, gözleri doldu neredeyse. Portatif sandalyeleri çıkardı, altı masa kurdu. Hemen doldu.

İbo yemeğini bitirdi, “Bu yolculuk bizi değiştirdi,” dedi. Evet, değiştirdi.

BOLİVYA’NIN ASİ VİCDANI: TÚPAC KATARİ’DEN CHE’YE, SU SAVAŞLARI’NDAN BUGÜNE

Not defterine düştüğüm satırlar.

Che, Bolivya Komünist Partisi’nin ihanetine uğruyor. O gece, 30 Nisan’ı 1 Mayıs’a bağlayan gece, Bolivya’nın dağlarında ve vadilerinde eski bir ateş yeniden parladı. Not defterimi isteyince çıkarıp, İbo’ya uzattım.

Sesli okudu “Bu topraklar isyanı soluk almak gibi bilir. 1781’de Túpac Katari, 1967’de Che, 2000’de Su Savaşı… Şimdi yine sokaklardalar. Dağlar hiç susmuyor.”

1781: Túpac Katari, eşi Bartolina Sisa ile La Paz’ı kuşattı. “Ben ölsem de yarım milyon Katari doğacak,” dedi. İspanyollar onu atlara bağlayıp parçaladı. Ama ruhu parçalanmadı.

1952 Devrimi: Madenciler, köylüler, yerliler birleşti. Madenler millileştirildi, toprak dağıtıldı. “Indio” kelimesi ilk kez gururla söylendi. Ama devrim yarım kaldı. Burjuvaziyle anlaşıldı.

1967: Che geldi. Küba’da kazanmıştı. Vietnam dünya solunun umuduydu. Bolivya’da aynı modeli deneyecekti. Ama ihanet, açlık, coğrafyanın vahşeti ve CIA’nin parmağıyla devrildi.

2000’ler: Su Savaşı. Bechtel şirketine karşı halk ayaklandı. “Su bizimdir!” dediler. Kazandılar. Gaz Savaşı. Hükümet devrildi. Evo Morales yükseldi, Bolivya tarihinde ilk yerli başkan.

Bugün, 25 Mayıs 2026: Grevler bitmiyor. Madenciler dinamit patlatıyor. La Paz abluka altında. Başkan Rodrigo Paz’ın kemer sıkma politikalarına karşı halk “İstifa!” diye haykırıyor. Sucre’deki İspanyolca öğretmenimden mesaj geldi;  “Eylemler sürüyor”. “Hiç bitmiyor.”

Dağlar izliyor, toprak dinliyor, not defteri doluyor.

SON SÖZ: HASTA LA VİCTORİA SİEMPRE

Vallegrande’den ayrılırken arkama baktım. İbo yanımdaydı. Che burada ölmedi. Burada çoğaldı. Ve o çoğalma, rüzgarla, toprakta, bizim damarlarımızda devam ediyor.

Karel’in gözlerindeki parıltı, Juan’ın elindeki yanık izleri, Emilio’nun titreyen sesi, Maria Luise’in gülümsemesi, Serdar’ın inadı… Hepsi aynı şeyi söylüyor: “TESLiM OLMA”

Bolivya’da ölmek yok. Sadece çoğalmak var.

İbo uçağa binerken döndü, “Yine geliriz” dedi. Başımı salladım. Yine gideriz. Çünkü yol bitmedi. Sadece okyanusları aştı.

Şimdi sıra sende diyorum kendi kendime. Yürümeye devam eden herkese diyorum:

Bazı milletler tarih yazar. Bazıları ise tarihi isyanla yeniden yazar. İbo ile birlikte, dikenli yollarda, tozlu vadilerde, dağların sessiz tanıklığında, bir sonraki yolu konuşmayı da ihmal etmedik!

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu