Prag’da bir başkaldırının romanı: Varolmanın dayanılmaz hafifliği
O dönemde parti sekreterliğinin başında bulunan Antonin Novotny’nin ekonomik reformları yeterince genişletememesi,örgüt içi demokrasinin kalmadığı,tekdüze kısır bir baskının olması, Novotny ve yandaşlarına karşı ciddi bir muhalefet yaratmıştı.
Muhalefetin başını daha sonra parti başına geçecek Alexandre Dubçek önderliğinde Smrkovsky, Cernic, Ota Sik ,Gustav Husak ve Richta’nın olduğu kadro ”yeni bir sosyalizmin”gerekliliğini savunuyorlardı.
Bu yeni sosyalizmin bazı muhalif seslere rağmen toplumun tüm kesimleri tarafından içselleştirilip kabul edilmesi, kuşkusuz Çekoslavakya’nın diğer soyalist ülkelere nazaran gelişmiş bir sanayinin varlığı, yaygın kentleşme, yüksek kültürel birikim ve okuma yazma oranının fazla olmasıdır. Çekoslavakya’daki bu değişim her ne kadar radikal bire revizyonist dönüşüm olmayıp sadece sosyalizmi daha da ”demokratikleştirme’ amacı taşısa da elbette bu durum SSCB’nin hoşuna gitmedi ve defalarca parti sekretaryası aracılığıyla ültimatom verildi. Özellikle de Dubçek’in başını çektiği ÇSKP’nin radyo, televizyon, basın ve yayın alanında öngördüğü düzenlemeler SSCB’yi hayli kızdırmış ve Pravda’da bu düzenlemler hayata geçirildiği andan itibaren Çekoslavakya’nın SSCB önderliğinde Varşova Paktı Müttefikleri (Doğu Almanya, Bulgaristan, Polonya, Macaristan) ile müdahale edileceği manşetlere taşınmıştı. Zira öyle de oldu. 21 Ağustos’u 22’sine bağlayan gece Sovyet tankları Prag’a girdi. Dubçek ve yandaşları Moskova’ya gönderildi. Yüzbinlerce parti üyesi üyelikten çıkarıldı ve sürgüne gönderildi.
Prag’dan Avrupa’ya büyük bir göç dalgası meydana geldi. Böylesi bir karmaşanın ortasında 1950’li yılların başında Komünist Parti üyeliğinden ihraç edilen ve Prag Baharı faaliyetlerine destek vermesinden dolayı tekrar mimlenen Milan Kundera için durum çekilmez olur.
Ülkesindeki bu kaosa dayanamayan yazar 1975 yılında eşi Vera Hrabankova ile Fransa’ya yerleşir. Tam da böylesi bir toplumsal vasatta Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği yazarın belleğine ve ruhuna akseder. 1984 yılında ilk basımı çıkan romanın hikayesi ve kurgulanış biçimi adeta Kundera’nın yaşamıyla koşut bir özellik taşır. Özellikle Prag Baharı’nın sona ermesiyle işgal altındaki Prag’dan ayrılıp Zürih’e iltica eden Tomâs ve Tereza’nın kaderi romanda kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırları muğlaklaştırır. 20.yüzyılın başyapıtlarından sayabileceğimiz Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği; savaş, işgal, propaganda, aşk, ihanet, sadakat, bağımlılık ve inanç konularını varlık, yokluk ve kişisel tercihler bağlamında felsefe ve edebiyat dolayımlarında, kurmaca ve gerçekliğin sınırlarında hayatı sorgular.
Kundera, romanın daha ilk girişinde Nietzsche’nin zamanın daima kendini tekrar eden döngüsel sonsuz bir formda ele aldığı Bengi Dönüş soruşturmasına karşı çıkarak başlar. ”Ebedi dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle;düşünün bir kere,her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos?”
Nietzsche’de non linear (düz olmayan bir yaşam) olan Kundera’da lineardır yani gayet basit ve düzdür. Kundera’ya göre madem hayata bir defa geliyorsak ve madem hayat sonsuz döngülerin bir toplamı ise o zaman eylemlerimize yükleyebileceğimiz sahih bir anlam da yok ve seçimlerimizde tamamen özgürüzdür. İnsan, hayatı hiç tekrarlanmayacakmış gibi yaşamalı ve yazgısına teslim olmalı. Bu teslimiyet, bir Oblomovculuk’tan ziyade kendi tercih ve eylemlerinin mesuliyetine duyduğu bir saygı olmalı. Bunun sonucunda modern zamanlarda hep ağırlığını hissettiğimiz bir yaşam formunun aslında tam da karşısına mükafat olarak hafifleme duygusunu yerleştirir Kundera ve ekler; ”Sonsuza kadar yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı çöker. İşte Nietzsche Sonsuza kadar yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı (das schwerste Gewicht) demiştir.”
Kundera’da olay örgüsü aktüel hayat içerisinde planlı olarak meydana gelen olaylar değil daha çok ”rastlantısallıklar’ olarak öne çıkar ve rastlantı fenomeni olumlanır roman boyunca. Onun için; ”rastlantıların”, sadece rastlantıların söyleyecek sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizidir” diyecek kadar da gözü karadır Kundera’nın. Tomâs ile Tereza’nın buluşmasını da bu rastlantıyla olumlar.
Hafifliğin müellifininin karşı çıktığı sadece Nietzsche değildir. İnsanın doğa üzerindeki sonsuz hegemonik üstünlüğünü kabul eden Descartesyen tutuma da karşıdır Kundera. Bu durumu da 1889’un Torino’sunda atını kırbaçlayan bir arabacıya engel olduktan sonra atın boynuna sarılıp ağlayan Nİetzsche’nin aslında Descartes adına attan özür dilediğini ifade edip doğa ile uyumlu olan bu denli merhamet timsali bir Nietzsche’den yana olduğunu deklare eder. Fakat eylemlemlerinden tamamen sorumlu olan insan teki için bu uyum hiç de kolay olmayacaktır. Kundera, roman boyunca Tomâs,Tereza,Sabina ve Franz karakterlerinde hafiflik ve ağırlığı, metaforik bir diskorsiyon (söylem) ile içkinleştirir.
Kundera’nın yaşamın ağırlık tarafına konumlandırdığı bir diğer tipoloji ise klasik devrin büyük bestekarı Beethoven’dir. Kundera, Beethoven’in özellikle 16’ncı kuartetinde yinelediği ”Ess muss sein! (olmalı) allegrosunda hayatın gerekli ve ağır tarafını, Tomâs’ın Tereza’ya duyduğu bağlılıkla özdeşleştirir. Kundera’nın, muhtelif yerlerinde Beethoven ve müzik üzerinden yaptığı analoji kuşkusuz onun bestekar babası Ludvik Kundera tarafından devraldığı müzikal mirası gözardı etmemekte fayda var.
Tomâs cerrahlığı, karısını ve oğlunu bırakıp Tereza ile birlikte olmakla aslında dünyayı sırtında taşıyan Atlas figürü gibi hayatın ağır bir yükümlülüğüne girmiştir aslında. Fakat Tomâs bu durumdan gayet memnundur ve terkettiği eski yaşam biçiminden asla pişman değildir. Hatta o, yaşamın hafifliğine o derece yatkındır ki bir modern ‘Don Juan’ gibi farklı kadınlarla bir arada olmaktan haz duyar.
Bunlardan birisi de atölyesinde bir melon şapkanın erotik bir nesneye dönüştüğü, aşk kaçamaklarını yapmayı sevdiği, ressamlık yapan Sabina’dır. Sabina da Tomâs gibi rastlantısallıklardan, yaşamın hafifliğine temayül eden, deyim yerindeyse ‘hafifmeşrep’ bir karakter olarak tasvir edilir.
Ancak yazar, Sabina’nın komünizme olan tepkisini etik olmaktan çok estetik bir tavır olarak niteler. Ve bu durumu da özellikle de sanatta bayağılık, estetikten yoksun olarak tarif edilen ”kitsch” kavramını politik bir bağıntı kurarak nitelendirir. Ve Sabina’nın ağzıyla der ki Kundera; ”Çeşitli politik eğilimlerin yan yana varoldukları ya da birbirlerini ortadan kaldırdığı ya da sınırlandırdığı toplumlarda yaşayanlarımızın kitsch işkencesinden az çok kurtarabilirler kendilerini, birey bireyliğini koruyabilir; sanatçı benzersiz eserler yaratabilir. Ama gücü tek bir politik hareket ele geçirdiğinde ,kendimizi totaliter kitsch’in ortasında buluruz.”
Ve Tereza Sabina’nın açıksözlü olması ve dostane tavırlarından etkilenerek dost olur. Sabina da bunun karşılığında ona bir yerde fotoğrafçılık yapacağı bir iş teklif eder. Böylece Tereza, Sovyetler’in Prag’ı işgal günlerinde, Sovyet tanklarının ve Çeklerin resimlerini çekerek o günlere tanıklık eden belgesel niteliğinde resimler kayda alır. Sabina’nın daha sonra bir üniversitede profesör olan entelektüel Franz ile olan ilişkisi de aslında bağımlı bir sevgi olmaktan öte carpe diem (anın tadını çıkar) diyebileceğimiz bir ilişki biçiminden öte geçmeyecektir.
Kendisi Zürih’e kaçmak zorunda olup 68’de Sovyetler tarafından işgal edilen Prag’da tek başına kalan Tereza’ya duyduğu özlemle Tomâs’ın eylemlerinin ahlakiliği de dengede tutulur.
Kundera’nın inşa ettiği bu ilişki biçimi, Heidegger’in varlığı, dasein olarak tanımladığı hem kendi için hem diğeri için varolma kaidesini taşıyan egzistansiyel kaygıyla neredeyse örtüşür haldedir.
Teresa, Tomâs’a nazaran daha kaygılı daha bağımlı olduğu için yaşamın ağırlığına yazgılıdır.
Kundera, ikili arasındaki ilişkiyi ruh ve beden diyalektiği olarak açımlar. Teresa daha duygusaldır ve buna bağlı olarak daha bağımlıdır. Bir zamanlar Tomâs’ın ona hediye ettiği Saint Bernard cinsi yavru bir köpeğe olan sevgisi onu Tomâs’a bağlayan bir vektörel kuvvet olarak işlev görür. Köpeğe Karenin ismini vermeleri, Tolstoy’un hayatın heyulasına kapılan müteessir Anna Karenina’sına göndermede bulunur adeta. Çiftlikte beraber yaşayan ikili, bir gezide köpeklerinin topalladığını farkeder ve cerrah olan Tomâs onu bir doktor arkadaşına götürür ve köpeğe kanser tanısı konur. Bu durum Tereza’yı derinden sarsar. Çünkü onun Karenin’e olan sevgisi saf ve karşılıksızdı. Tomas onu terkedebilir, başka kadınların yanına gidebilirdi. Ama Karenin ona sadıktı.
Milan Kundera insan ve hayvan arasındaki sadakati Descarte’nin doğayı bir machina animata (makine hayvan) olarak tasvir ettiği durumun tersine çevirir ve ekler; ”erkekle kadının aşkı, a priori olarak köpekle insan arasında varolabilecek sevgiden aşağı bir şeydi. Tereza Karenin’den bir şey beklemiyordu; onu sevdi diye kendisini sevmesini bile beklemiyordu. Ama hepsinden önemlisi hiçkimse hiçkimseye idil armağan edemez, sadece bir hayvan yapabilir bunu; çünkü bir tek hayvanlar kovulmamıştı cennetten”…
Ve Karenin’in günlerce acı çekmesi çifti köpeğe ötenazi yapmaya zorlar. Ve Karenin’i sonunda bir elma ağacının altına gömerler.
Kundera böylece yaşamın hafifliğinden yana seçim yaparak durumları Tomâs ve Tereza’nın lehine çevirir ve onları bir taşrada çiftçilik yapan mutlu bir ailenin yazgısına teslim eder.
Romanın verdiği kıssadan hisseye gelince, zannımca hayat seçimlerimizin ürünüdür ve hepimiz seçimlerimize yazgılıyızdır…..