Netflix’in Mikro-İtibarsızlığı
Netflix’in Mikro-İtibarsızlığı
Netflix’ten bahsediyorum. Yeni Meksika yapımı dizisi Entre Padre e Hijo (Baba Oğul Arasında), bu ilişkinin en güncel örneklerinden biri. Teknik olarak “dizi” kategorisine girse de aslında TikTok algoritması ile pembe dizi estetiğinin mutsuz bir evliliği. Burada çok rahatsız edici bir yön var: Seyirciye biçilen konum. Bu tür yapımların altında yatan örtük varsayım şudur: “Sen bu kadarına layıksın.” Daha karmaşık anlatıya değil daha kısa dikkat aralığına; daha derinlikli deneyime değil daha hızlı tatmine uygunsun. İzleme biçimi, seyirciye yüklenen kültürel kapasiteyi de tanımlar. Her bölümü yalnızca 7 ila 10 dakika süren bu yapım, sürekli cliffhanger (gerilimli yarım bırakma), hızlandırılmış dramatik patlamalar ve bağımlılık üretmeye ayarlı bir dikkat ekonomisi ürünüdür. Bazıları bunu “suçluluk zevki” (guilty pleasure) diyerek savunacaktır. Savunmasın. Burada mesele kötü bir dizi izlemek değil, izleme alışkanlıklarının bilinçli biçimde yeniden programlanmasıdır. Sinemasal deneyimin metalaştırılması ve seyircinin giderek itibarsızlaştırılması tam da buradan başlar. Bir dönem “Sinema öldü mü?” sorusuyla Netflix’e mesafeli duranlar vardı. Sonra buna alışıldı. Bugün ise mesele alışkanlık değil, kültürel bir değer kaybıdır. Bu çürümeye karşı yeniden, daha yüksek sesle “dur” demek gerekiyor.
DİKEY ÇÜRÜMENİN GRAMERİ
Dikey hikâye anlatımı (vertical storytelling), bu çürümenin en görünür yüzlerinden biri. 2018’den itibaren TikTok’un küresel patlamasıyla birlikte dikey video, hikâye anlatımının yeni gramerine dönüştü. Kısa, dikey, aşırı hızlı ve cliffhanger’larla örülmüş mikro-dramalar milyonlarca insanı peşinden sürükledi. ReelShort ve DramaBox gibi uygulamalar bu modelin en yaygın örnekleri oldu. Tamamen kısa süreli mikro-dizi formatına odaklanan bu mobil sistemlerde bölümler çoğu zaman 1–2 dakika sürüyor ve dikey ekran için tasarlanıyor. Hikâyeler aşırı melodramatik; yasak aşk, milyarder patron, intikam, gizli miras, aldatma, mafya evliliği gibi klasik pembe dizi formülleri tekrar ediliyor. Ama asıl mesele estetik değil, algoritmik yapı. Bu uygulamalar TikTok mantığıyla çalışıyor. Netflix gibi ana akım platformların bu estetiği ve tüketim modelini ödünç almaya başlaması ise basit bir trend değil, dikkat ekonomisine açık bir teslimiyettir.
Bu dönüşümün en uç örneği bugün Çin’de görülmekte. Mikro-drama sektörü artık geleneksel sinema gişesini bile geride bırakan devasa bir endüstriye dönüştü. Ancak dikey hikâye anlatımı her şeyin başlangıcı değil; dikkat ekonomisinin çok daha derinlerde başlayan yapısal dönüşümünün yalnızca en etkili araçlarından biri. Akıllı telefonların bitmeyen bildirimleri, algoritmaların dopamin döngüsü ve sonsuz kaydırma (infinite scroll) kültürü çok önce başlamıştı. Dikey format ise bu zeminde, izleyiciyi en az dirençle ve en yüksek hızla tüketime ikna eden kusursuz bir araca dönüştü.
WALL STREET’İN KUCAĞINDA
Netflix’in bu trende teslim olması ise asıl trajedidir. Bir zamanlar uzun soluklu ve cesur anlatılarıyla yeni televizyonun öncüsü sayılan platform, bugün izleyicisini giderek itibarsızlaştırmaktadır. Bir yandan epik anlatıların ve prestij sineması estetiğinin kültürel ağırlığından beslenirken, diğer yandan en ucuz, en risksiz ve en bağımlılık yaratan içerikleri hızla çoğaltmaktadır. Bu tercihin arkasında elbette para, yani Wall Street vardır. Halka açık bir şirket olan Netflix’in hisse senedi; analistlerin çeyreklik abone artışı, etkileşim (engagement) ve kâr beklentilerine bağlıdır. Wall Street’in mantığı nettir: Derinlik, sabır ve sanatsal risk kârlı değildir. Hızlı tüketim, kolay bağımlılık ve düşük maliyet ise son derece kârlıdır. Netflix bugün, kendi yarattığı kısalmış dikkat süresini gerekçe göstererek aynı döngüyü yeniden üretmektedir. İzleyicinin sabrını tüketip sonra bu sabırsızlığı yeni norm olarak pazarlamaktadır.
POZİTİF ŞİDDET VE YARATICILARIN İHANETİ
Byung-Chul Han’ın “pozitif şiddet” kavramı bu tabloyu net biçimde açıklıyor. Platform bize “Özgürsün, ne zaman istersen izle” diyerek aslında bir oto-sömürüye davetiye çıkarır. İzleyici “bir bölüm daha” döngüsüne girdikçe dikkat süresi parçalanır, tükenmişlik derinleşir.
Daha sorunlu olan ise bu üretim rejimine gönüllü biçimde dahil olan yaratıcılardır. Kısa, formülleşmiş ve duygusal vurguya dayalı bu mikro-dizi üretimi giderek algoritmik bir standarda dönüşmektedir. Ve bu standart, insan emeğini hızla değersizleştirmektedir. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın çok önce işaret ettiği gibi kültür, metalaşmanın en uç noktasına ulaşmıştır. “İzleyici böyle istiyor” savunması ise bir yanılsamadır; çünkü o talebi üreten bizzat sistemin kendisidir. Bir sinema yazarı olarak net söylemek gerekir ki, bu düşüşe karşı mesafeyi korumak zorundayız. Dikey anlatıcılığın yarattığı kolaylık tuzağına kapılmamalı; sabır isteyen, uzun soluklu ve dönüştürücü anlatıları savunmalıyız. Sanat, en hızlı tüketilen şeye dönüştüğünde insanın kendini anlama kapasitesi de zayıflar. Netflix’in bugünkü yönelimi bir dönüşüm değil, bir küçülmedir. Ve bu küçülme yenilik diye pazarlanıyorsa, artık mesele estetik değil politik bir meseledir. Birileri hâlâ “Bu kadar da olmaz” diyebiliyorsa, umut oradadır.