Nâzım Hikmet’in ‘Romantika’sı

Sergi, İzmir Kültürpark’taki Atlas Pavyonu’nda 15 Ocak 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek.

Serginin hazırlık sürecini, Nâzım Hikmet’in İzmir’ini, gün ışığına çıkmayı bekleyen edebî mirasını, Vera Tulyakova’nın koruduğu hafızayı ve Nâzım Hikmet arşivinin geleceğini M. Melih Güneş ile konuştuk.
ROMANTİKA’NIN ANLATISI
– Sergiyi hazırlarken Nâzım Hikmet’in hayatını baştan sona anlatmak yerine, farklı dönemleri, insanları, eserleri ve hatıraları birbirine bağlayan bir anlatı kurdunuz. Sizi böyle bir sergi kurgusuna yönelten temel düşünce neydi?
Aslında meraklısı için Nâzım Hikmet’in günümüze kadar gelen tüm ömrünü, bu ömür sürecindeki Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti ve Dünya’daki önemli olaylarla aktaran detaylı bir kronolojiyle aktarıyoruz. Nâzım Hikmet’in biyografisini içeren çok kıymetli kitaplarımız var, ilk aklıma geliveren yazarları Kemal Sülker, Saime-Edward Timms, Emin Karaca, Memet Fuat, Haluk Oral, Ekber Babayev, kısmen Vera Tulyakova Hikmet. Üniversitelerde yazılan tezler. Ayrıca yaşamına dair açlık grevi, “Putları Yıkıyoruz” dizisi, hapisane günleri ve davaları, kuşkusuz ideolojisi, gıpta edilesi komünistliği, insanlığındaki muazzamlık ve şaşmazlık; bunlar Nâzım Hikmet’e dair pek çok yerde karşımıza çıkan bilgiler. Bunların her birini iki dönüm bir alan da olsa bir sergide layıkınca aktarmak olanaksız gibi geliyor bana. O nedenle kronolojiden ve TRT yapımı “ve merhaba kâinat” adlı belgeselden destek alarak, benim bildiğim, ulaşabildiğim, zaman zaman paylaştığım insanlarını, ona armağan edilen eserler çerçevesinde ilişkilerini, yaratıcılığını, insanlığını, sarsılmaz ideolojisini, hakkını bulmamış kimi hikâyeleri aktarmaya karar verdim. Mesela Orhan ve Celaleddin Ezine kardeşler, Refik Erduran, ya da Paris’te buluştuğu Selim Turan, Tiraje Dikmen gibi sanatçılar ve pek çok kişi ne yazık ki belki birer cümleyle yer alabildi belki de hiç alamadı. Bazı konulara yer verdiğinizde muadili pek çok bilgiyi de aktarmalısınız ki buna ne zaman ne mekân yeterliydi. Nâzım Hikmet bir şiirinde dağ doruğundan getirdiği otları koklamaya çağırır evdekileri, ben de Nâzım dağından topladığım otları, çiçekleri koklamaya, seyreylemeye çağırıyorum Romantika’da.
– Serginin İzmir’de açılması, Nâzım Hikmet’in İzmir’le kurduğu ilişkiye de özel bir anlam kazandırıyor. 1925’teki İzmir günleri, “Güneşi İçenlerin Türküsü” ve “Kuvâyi Milliye” ile kurulan bağlar serginin ana anlatı eksenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Nâzım’ın İzmir’inin sizin için taşıdığı anlam nedir ve bu İzmir serginin anlatısını nasıl şekillendirdi?
Nâzım Hikmet’in İzmir günleri pek bilinmez ya da es geçilir. Oysa Romantika’yı, yani Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i yazmaya başladığı günlerde karısı Münevver Andaç’a İzmir’de kendisini ısıran köpeği hatırlatarak romanına başladığını paylaşır. Serginin İzmir’de gerçekleşmesi dikkatimizi daha da yoğunlaştırdı ve 1925-26’da Sovyetler Birliği’nde ilk sahnelediği Tuğlacıklar adlı oyunundan ve şarkısından esinle yazdığı Tütüncü Kız’daki “İzmir narı gibi kırmızı” ile buluşmuş da olduk. Kuvâyi Milliye’nin son dizeleri de İzmir’de geçer ve destanını bitirir. Eserlerindeki İzmir anlatısı ve serginin İzmir’de gerçekleştirilmesi bir tevafuk olsa da İzmir’e ve Nâzım Hikmet’e karşı edebî ve tarihi bir sorumluluk da yükledi
GÜN IŞIĞINA ÇIKMAYANLAR
– Nâzım Hikmet üzerine yıllar önce kaleme aldığınız bir yazıda, şairin yayımlanmış külliyatının hâlâ eksikleri bulunduğuna ve gün ışığına çıkmayı bekleyen çok sayıda eser olduğuna dikkat çekmiştiniz. Bugün geldiğiniz noktada, Nâzım Hikmet’in edebî mirasının hâlâ ne kadarının eksik ya da yeterince bilinmediğini düşünüyorsunuz?
Külliyatında olmadığını düşündüğüm 25 civarında şiiri var, bunların bir kısmı Türkçeleri bulunamadığı için ne yazık ki çeviri. Bir çırpıda en az üç oyununu sayabilirim ki bunların müsvedde dosyalarını sergiliyorum. Başta, 1979 olmalı, Cem Yayınevi’nden yayımlanan “Aynı Mahalleden İki Delikanlı” olmak üzere film senaryoları. Bu filme de sergide yer verdik. Yeni gün ışığına çıkan belgeler doğrultusunda bazı şiirlerinde yapılması gereken düzeltmeler, hatta Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim bile tekrar gözden geçirilmeli. Yedi yıl sonra telifler serbest kaldığında karmaşıklık daha da büyüyecek. Yayınevi ve yasal mirasçıların gerekli sorumlulukla bunları gündemine alması ve sonuçlandırması gerek.
– Yıllardır Nâzım Hikmet’in izini süren, belgeleri ve kişisel eşyaları koruyan, farklı arşiv ve koleksiyonların bir araya gelmesine emek veren biri olarak, bu serginin oluşum sürecinde sizi en çok zorlayan ve en çok heyecanlandıran şey ne oldu?
Önem ya da heyecan boyutuna göre değil -çünkü her biri çok heyecan vericiydi- sıralayacak olursam, Nâzım Hikmet’in oğluna 50’li yıllarda gönderdiği kartpostalların elime ulaşması, Ara Güler Arşivi’nde ilk kez gün ışığına çıkarılan bazı fotoğraflar, Münevver Andaç’ın 86 yıllık hukuk fakültesi diploması, Halep’te bir fotoğraf stüdyosundaki üç tekerlekli bisikletlerin aynı dönem (1860) üretimlerini Amerika’da bulmam ve Gürkan Us’un onları alıp getirmesi, monte etmemiz, Nâzım Hikmet’in kabir tasarımı eskizleri, Sedat Girgin’in bu proje için yaptığı 780 x 260 cm boyutundaki “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar” adlı eseri ve eserin yaratılma süreci, Nâzım Hikmet’in radyosunun getirilmesi. Hiç biri zorlamadı ama hepsi de birbirinden çok heyecanlandırdı. Elbette Nâzım Hikmet’in evinden edindiğim belgelerin, eşyaların derlenip, toparlanıp bizzat getirilmesi…
VERA’DAN KALAN HAFIZA
– Vera Tulyakova’nın Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra onun eşyalarını, belgelerini ve hatırasını koruma biçimi büyük önem taşıyor. Vera Tulyakova’nın geride bıraktığı bu hafızanın Nâzım Hikmet araştırmaları açısından en önemli mirası nedir?
Ruslardaki kültür ve tarih bilinci saygı ve hayranlık uyandırıp imrendirecek düzeyde. Vera Tulyakova’da da bu fazlasıyla vardı, kendisi de bir eğitimciydi zaten. Aynı bilinci ve korumayı, Tulyakova’nın ölümünden 25 yıl geçmiş olmasına karşın kızı da sürdürmekte, Nâzım Hikmet’le olan anılarını koruduğu gibi kültür mirasını da korumaya çalışmakta. Bu sayede yayımlanmamış eserlerini biliyoruz, dönemindeki entelektüel camiayla olan ilişkilerini biliyoruz ki bu ilişkiler ve edebî-sanatsal üretimler 100 yıl öncesine kadar gidiyor.
NÂZIM HİKMET’İN GELECEKTEKİ HAFIZASI
– Nâzım Hikmet’e ait özgün eşyaların, el yazmalarının ve arşiv malzemelerinin geleceğini düşündüğümüzde, Türkiye’nin bu mirası kalıcı biçimde koruyabileceği nasıl bir kurumsal yapıya ihtiyacı var? Bir Nâzım Hikmet Evi ya da Müzesi fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz; böyle bir yapı yalnızca sergileme alanı mı, yoksa aynı zamanda bir araştırma merkezi mi olmalı?
Nâzım Hikmet’in evinde 2005 yılında arşivi yavaş yavaş açıp toparlamaya başladığımızda açıkçası bilinmeyen bir şeylerle karşılaşacağımı pek sanmıyordum. Çünkü Vera Tulyakova ile benden çok öncesinde ilişki kurmuş onca yetkin kişi ve kurum vardı. 90lı yılların başında yayımlanan külliyatının da tamamen gözden geçirildiği, eksiksiz ve artık son hali olduğu yazılıp söyleniyordu. Dosyalar ve çekmeceler açıldıkça böyle olmadığını anladım ve açıkçası kızdım da. Çünkü artık Vera Tulyakova ölmüştü ve önemli bir tanık yoktu bunları direkt aktaracak. Yalnızca sabit sergileme amaçlı bir Nâzım Hikmet Müzesi “hiç yoktan iyidir” diye düşünülebilir. Ancak yaşayan ve devingen bir kurum olmalı. Bu da ancak bir Merkez’le mümkün. Moskova’daki Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurduğu Moskova Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, gençlerle, çocuklarla dolup taşıyor mesela. Dilerim ömrü uzun olur, daha da büyür gelişir. Bütün belge ve bilgilerin bir araya getirilip araştırmacılara sunulduğu bir arşiv ve araştırma merkezi olmalı. Boğaziçi Üniversitesi’nde adı böyle olan bir merkez var ama kurucularından olduğum halde ben bile yararlanamadım henüz.
– Yıllardır Nâzım Hikmet’in yayımlanmamış ya da külliyat dışında kalmış eserlerinin izini sürüyorsunuz. “Romantika”dan sonra hâlâ peşinde olduğunuz, “Nâzım hakkında bunu da bilmiyoruz” dediğiniz bir alan ya da keşfedilmeyi bekleyen bir hikâye var mı?
“Prag Saatleri” adlı oyunun Türkçesini bulsam ya da bulunsa diyorum. Temmuz ayındaki son Moskova ziyaretimde, bir müzede oyunla ilgili kostüm eskizlerini buldum. Daha önce de oyunun müzik notalarını ve oyundan fotoğraflar bulmuştum. Mesela bu. Ya da Türkçesi henüz bulunmayan şiirlerin Türkçeleri bulunsa. Urallardaki bir müzenin deposunda bulunan Nâzım Hikmet’e ait eşyalar Türkiye’ye getirilebilse mesela. Nâzım Hikmet’in imzaladığı her kitap yeni bir bilgi, ipucu da içerebiliyor. İzmir’de tanıştığım gepegenç bir Nâzım tutkununda geçen hafta gördüğüm imzalı kitap beni çok heyecanlandırdı mesela, çünkü kitabın kime imzalanmış olabileceğini tahmin ettim ve bunu Nâzım Hikmet’in o dönemki ortak arkadaşlarından birinden teyid de ettim. Şimdi o kitap, bendeki bir mektupla, çizimle ve anılarla başka bir anlatıya ve bilgilendirmeye dönüşecek. Demem o ki, Nâzım Hikmet’e dair yeni bulgular, bilgiler hep çıkacaktır. Bulanlara, izlerin peşinden gidenlere şan olsun!