Nazi Almanyası’ndan Soğuk Savaş’a ve günümüze: Siyasal İslam’ın emperyalist stratejilerdeki konumu

Nazi Almanyası’ndan Soğuk Savaş’a ve günümüze: Siyasal İslam’ın emperyalist stratejilerdeki konumu

II. DÜNYA SAVAŞI: NAZİ ALMANYASI VE MÜSLÜMAN ARAÇSALLAŞTIRMASI

1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya, totaliter bir devlet hâline gelmiştir. Nazizm’in ırk merkezli faşist ideolojisi, Müslüman topluluklarla ideolojik olarak uyumsuz görünüyordu. Ancak Nazi stratejisi pragmatik bir çizgi izleyerek, Müslümanları anti-emperyalist ve anti-Sovyet bir araç olarak kullanmıştır. Bu stratejik yaklaşım, ideolojik çelişkileri bir kenara bırakarak, Müslümanların hem Balkanlar hem de Doğu cephesinde askeri ve propagandistik bir rol oynamasını sağlamıştır. Nazi propaganda organları, Müslüman toplulukları Almanya’nın “dostu” olarak sunarken, sahadaki birlikler partizanlara ve Sovyetlere karşı vahşi şiddet eylemlerine katılmıştır.

Berlin Radyosu, 1941’den itibaren Arapça, Türkçe, Farsça ve Urduca yayınlarla Almanya’nın Müslüman toplulukların dostu olduğunu vurgulamıştır. Bu propaganda, Nazilerin antisemitizmini İslami bir dille meşrulaştırmayı hedeflemiştir. Aynı dönemde Filistinli Müftü Hacı Emin el-Hüseyni, Almanya’ya gelerek Arap dünyasında İngilizlere ve Yahudilere karşı birleşik bir Müslüman cephe çağrısı yapmıştır.

MÜSLÜMAN KÖKENLİ BİRLİKLERİN NAZİ ALMANYASI’NDAKİ ASKERİ ROLÜ

Handschar Tümeni (13. Silahlı Hançer Tümeni “Hilal ve Kılıç”)

1943’te Bosnalı Müslümanlardan oluşturulan Hançer Tümeni, Heinrich Himmler’in desteğiyle kurulmuştur. Tümenin amacı, Yugoslavya’da Nazi karşıtı partizan hareketlerini bastırmak ve Balkanlar’daki etnik-dini gerilimleri kullanarak Alman hâkimiyetini pekiştirmekti. Tümenin askerleri için dini ritüellerin uygulanması, ibadet alanlarının sağlanması ve Kur’an temini gibi düzenlemeler yapılmıştır. Üniformalara hilal ve kılıç motifleri eklenmiş, böylece Nazi ideolojisi dini bir araç olarak taktiksel biçimde kullanılmıştır.

Hançer Tümeni yaklaşık 20.000–25.000 asker ile oluşturulmuş, köy baskınları ve sivillere yönelik sistematik şiddet operasyonlarına katılmıştır. Köylüler toplu şekilde öldürülmüş, köyler yakılmış ve partizan direnişi kırılmaya çalışılmıştır. Tümen hem askeri hem de propagandistik işlev görmüş, Müslüman askerler Alman disiplinini pekiştirirken Nazi propagandası Müslüman dünyaya Almanya’nın dost olduğu mesajını iletmiştir.

Doğu lejyonları (Türkistan Lejyonu, Azerbaycan Lejyonu, Doğulu Müslüman SS Alayı)

Handschar Tümeni’nden bağımsız olarak, Varşova Ayaklanması (1 Ağustos – 2 Ekim 1944) sırasında Sovyet kökenli Müslüman esirlerden oluşan birlikler Nazi saflarında yer almıştır.

Bu birimlerde yaklaşık 180.000 Türkistanlı, 110.000 Kafkasyalı, 40.000 Volga Tatarı ve 20.000 Kırım Tatarı olmak üzere toplamda yaklaşık 350.000 Müslüman asker görev yapmıştır.

Doğu Lejyonları, özellikle Varşova’da ve Sovyet cephelerinde vahşi katliamlara katılmış, sivil halka karşı toplu şiddet ve etnik temizlik eylemlerinde bulunmuşlardır. Handschar ve Doğu Lejyonları farklı coğrafyalarda görev yapmıştır; Handschar Balkanlar’da, Doğu Lejyonları ise Polonya ve Sovyet cephelerinde faaliyet göstermiştir. Dinî ve etnik kimlikler, savaş sırasında askeri fayda sağlamak ve propagandayı güçlendirmek için araçsallaştırılmıştır.

TÜRKİYE VE MÜSLÜMAN ASKERLERİN AVRUPA’DAKİ ROLÜ

Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca resmi olarak tarafsız kalmasına rağmen Almanya ile diplomatik ve kültürel ilişkilerini sürdürdü. Savaş sırasında Hitler döneminde kurulan “Türkistan birlikleri” Sovyetlere karşı kullanılmış; savaşın ardından bu kadrolar Avrupa’da özellikle Münih merkezli antikomünist yapılanmalara yönlendirilmiştir. CIA ve Alman istihbaratı, bu kadroları devralarak stratejik bir antikomünist ağın temelini oluşturmuş; İbrahim Gacaoglu, Rusi Nazar, Garip Sultan, Baymirza Hayit, Nurredin Namangani, Veli Kajum ve İbrahim El Zayat gibi isimler bu süreçte kilit roller üstlenmiştir.

Bazı Müslüman kökenli askerler, savaş sonrası Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne iade edilmemeleri için, Almanya’da öğrenim gören Türk Talebe Cemiyeti ve benzeri Pantürkist öğrenciler aracılığıyla sağlanan kimlik ve belgelerle Almanya dışına çıkarılmıştır. Arşiv belgeleri ve istihbarat raporları, bu kadroların anti-Sovyet projelerde sistematik olarak kullanıldığını göstermektedir. Savaş sonrası Türkiye’de sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı dönemlerde, bu aktörler anti-komünist derneklerde ve Batı istihbaratı destekli operasyonlarda etkin biçimde görev almıştır. Bu durum, emperyalist güçlerin Müslüman toplulukları hem uluslararası hem de yerel düzeyde araçsallaştırma yöntemlerini açıkça ortaya koymaktadır.

MÜNİH İSLAM MERKEZİ VE MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Savaş sonrasında Münih İslam Merkezi, Sovyetler Birliği’nden gelen Müslüman diaspora grupları ile Orta Doğu’daki İslamcı hareketler arasında önemli bir temas ve geçiş noktası hâline gelmiştir. Bu yapı, yalnızca dini ve kültürel bir merkez olarak değil, aynı zamanda farklı coğrafyalardan gelen aktörlerin buluştuğu stratejik bir ağ olarak işlev görmüştür. Batı istihbarat servislerinin —özellikle Alman ve Amerikan kurumlarının— bu ağları anti-Sovyet propaganda ve çeşitli operasyonel amaçlar doğrultusunda değerlendirdiği bilinmektedir. Bu bağlamda, Müslüman Kardeşler’in Avrupa’daki örgütsel yapılanmasının da söz konusu jeopolitik iklim içinde şekillendiği; Mısır ve diğer Arap ülkeleriyle kurulan ilişkilerin, aktörlerin ülkelerine dönüşlerinde daha geniş uluslararası stratejilerle kesişen bir çerçevede organize edildiği ileri sürülmektedir.

TÜRKİYE’DE DİNİ YAYINLAR VE ANTİ-KOMÜNİST PROPAGANDA

Bu uluslararası bağlamın Türkiye’ye yansımaları, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren belirginleşmektedir. İslamcı yayın çevrelerinde Adolf Hitler’e yönelik dikkat çekici ilgi, ilk bakışta ideolojik bir yakınlık gibi görünse de, daha yakından incelendiğinde Soğuk Savaş koşullarında şekillenen sert anti-komünist söylemle doğrudan bağlantılıdır. Bu söylem, Batı blokunun —özellikle Amerikan ve Avrupa istihbarat ağlarının— desteklediği propaganda hatlarıyla kesişmiş; böylece yerel ideolojik üretim ile küresel stratejik yönelimler arasında dolaylı ama önemli bir etkileşim ortaya çıkmıştır. Nitekim dönemin bazı yayınlarında Hitler’in Sovyet karşıtlığı üzerinden olumlanan bir figür olarak sunulması, bu çevrelerin kendilerini uluslararası anti-komünist mücadelenin parçası olarak konumlandırdıklarını göstermektedir.

Bu çerçevede, 1960’lardan itibaren Türkiye’de Siyasal İslam’ın düşünsel ve ideolojik zeminini oluşturan bazı figürler ve yayınlar öne çıkmaktadır. Necmettin Erbakan’ın söylemleri, Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde kaleme aldığı yazılar ve Tohum dergisi gibi yayınlar, bu dönemin belirleyici örnekleri arasında yer almaktadır. Söz konusu yayınlarda yer yer Nazi Almanyası’na atıf yapan ya da Hitler’i olumlayıcı bir bağlamda ele alan içeriklerin bulunması, Nazizmi öven kitapların, Hitlerin Kavgam kitabinin dahi okurlarına sunmaları dikkat çekicidir.

Dolayısıyla bu yayınlar, yalnızca bireysel ideolojik tercihler olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de şekillenen Siyasal İslamcı söylemin, Soğuk Savaş bağlamında Batı destekli anti-Sovyet stratejilerle kesiştiği daha geniş bir tarihsel çerçevenin parçası olarak ele alınmalıdır. Bu durum, Batı istihbaratı, emperyal politikalar ve yerel ideolojik aktörler arasındaki ilişkilerin doğrusal değil, çok katmanlı ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

SONUÇ

Almanya’nın Müslüman topluluklarla ilişkisi, I. Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a kadar emperyalist çıkarlar doğrultusunda ideolojik mobilizasyon ve araçsallaştırmayı açıkça göstermektedir. Nazi dönemi propaganda ve savaş sonrası Münih İslam Merkezi ile diaspora ağları, Müslümanların uluslararası jeopolitik mücadelelerde araç olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır. Tarihsel olarak Müslüman kökenli örgütler, halk ve emekçi sınıfın çıkarını merkeze almak yerine, Batı ve Sovyet karşıtı stratejilere hizmet etmiş; emek eksenli mücadeleleri zayıflatmış ve kolektif güç alanını parçalamıştır.

Günümüzde bazı örgütler anti-emperyalist söylemlere sahip görünse de, tarihsel bağları nedeniyle bağımsız politikaları sınırlı kalmaktadır. Bosna, Gazze, Irak, Suriye, Afganistan, Afrika, Lübnan, Libya ve İran örnekleri, emperyalist iş birliklerinin güncel yansımalarını ortaya koyarken, bu ülkeler halkın temel hak ve özgürlüklerini gözetmek yerine emperyalist güçlerin çıkarlarına hizmet edecek üs, hava sahası ve lojistik destek sağlamaktadır.

Marksist perspektifle bakıldığında, bu durum emek sömürüsü ile emperyalist sermaye birikimi arasındaki doğrudan bağlantıyı gözler önüne sermektedir. Müslüman topluluklar ve emekçiler, emperyalist bağlantıları sorgulamalı, tarihsel olarak araçsallaştırılan rollerini analiz etmeli ve kolektif çıkarlar doğrultusunda hesap sorma cesaretini göstermelidir. Tarih, güç ilişkilerinin yalnızca devletler arası değil, toplumsal ve dini topluluklar üzerinden de şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Ortadoğu deneyimi, halk çıkarlarını merkeze almayan politikaların, bağımsız, sınıfsal ve kolektif bir mücadele hattının ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. Marx’ın vurguladığı gibi, din ve kültür, emek karşıtı tahakkümü meşrulaştırmak ve emperyalist stratejilere araçsallaştırılmaktadır. Bu nedenle, kolektif örgütlenme ve bağımsız, emek odaklı politika, emperyalizme karşı temel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Müslüman grupların Alman faşizmiyle kurdukları ilişkileri siyasal İslamcı iktidarlar emperyalistlerle sürdürüyor…

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu