“Klasik müzik duyguları çıplak bir biçimde anlatır”
“Klasik müzik duyguları çıplak bir biçimde anlatır”
Konserin başlığı anlatısal bir çağrışım taşıyor. Bu konser fikri nasıl ortaya çıktı? İki ayrı müzikal dünyanın tek bir hikâyede buluşması sizin için ne ifade ediyor?
Cem Babacan: Aslında bu fikir çok doğal bir şekilde ortaya çıktı. Bu konserin içeriği üzerine düşünmeye başladığımızda, ikimizin yaratıcı taraflarını da gösterecek bir program olmasını istedik. Birbirimizin müzik dilini çok iyi anlıyor ve hissediyoruz. Keman ve piyano bazen birbirine eşlik eden iki enstrüman gibi düşünülür ama biz onları iki karakter gibi görüyoruz. Bazen konuşuyorlar, bazen tartışıyorlar, bazen aynı duygunun farklı taraflarını anlatıyorlar.
Melisa Uzunarslan: “İki Ses, Tek Hikâye” bizim için tam da bunu ifade ediyor: farklı renklerin, farklı ruh hâllerinin tek bir duygusal akış içinde birleşmesi. Seyircinin konser boyunca sadece eser dinlemesini değil, bir yolculuğun içinde hissetmesini istiyoruz.
Klasik müzik çoğu zaman “mesafeli” bir alan gibi görülüyor. Nasıl değerlendirirsiniz?
C. B: Bizce klasik müzik aslında mesafeli değil; sadece bazen öyle sunuluyor. Oysa herkesin hayatında özlem, kırgınlık, heyecan, tutku gibi duygular var ve klasik müzik bunları çok çıplak bir şekilde anlatabiliyor. Biz sahnede “kusursuz görünmeye çalışan” bir yerden değil, samimi bir yerden durmayı seviyoruz. Seyirciyle aynı nefesi paylaşmayı, müziğin içindeki insan tarafını göstermeyi önemsiyoruz. Konser sırasında teknikten çok duygunun geçmesini istiyoruz.
Bestelerinizde İstanbul’un hafızası ve melankolisi hissediliyor. Şehir sizin için bir ilham kaynağı mı, yoksa duygusal bir karakter mi?
M. U: Benim için İstanbul sadece bir şehir değil, yaşayan bir karakter gibi. Bazen çok büyüleyici, bazen çok yorgun, bazen de insanı içine çeken melankolik bir tarafı var. Çocukluğumdan beri bu şehrin sesleriyle büyüdüm; vapur sesleri, gece sokakları, eski apartmanlar, kalabalığın içindeki yalnızlık hissi, boğaza karşı içilen çaylar… Bunların hepsi müziğime istemeden sızıyor. İstanbul’un hafızasında hem hüzün hem de çok güçlü bir yaşam enerjisi var. Sanırım bestelerimdeki melodik gücün kaynağı biraz da bu ikililik.
Genç kuşak klasik müzisyenlerin repertuvara daha özgür yaklaştığını görüyoruz. Kendi yorumculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?
C. B: Ben gelenekle özgürlük arasında bir denge kurmaya çalışıyorum. Eserin stiline ve dönemine saygı duymak benim için çok önemli ama aynı zamanda müziğin yaşayan bir şey olduğuna inanıyorum. Her yorumcunun kendi nefesini, kendi karakterini müziğe katması gerektiğini düşünüyorum. Bugünün dinleyicisine gerçekten dokunabilmek için sadece “doğru çalmak” yetmiyor; anlatacak kişisel bir şeyinizin de olması gerekiyor.
Hızla tüketilen bir kültür ortamı içindeyiz. Sizce canlı müzik deneyimi hâlâ neden vazgeçilmez?
M. U: Çünkü canlı performansta geri alınamayan bir an var. Her şey o anda oluyor ve bir daha aynı şekilde tekrarlanmıyor. Dijital dünyada sürekli hızla tüketiyoruz ama canlı performans insanı istemeden “anda kalmaya” zorluyor. Sahnede bazen tek bir nefes, tek bir sessizlik bile çok güçlü bir bağ yaratabiliyor. Bence insanlar hâlâ buna ihtiyaç duyuyor; gerçek bir temas hissine ve birlikte deneyimlemeye.
Dinleyicinin aklında konser sonrası tek bir görüntü ya da duygu kalacak olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?
C. B: Müziğin sınırsızlığı ve sonsuzluğu.