Kadınların sesinden göçün sessiz yükü
Kadınların sesinden göçün sessiz yükü
Kitabın yazım süreci nasıl başladı? Bu hikâyeyi anlatma ihtiyacı nasıl ve neden oluştu?
Çocuklarım dünyaya geldikten sonra günlük tutmaya başladım. Eğer bir gün hafıza yetersiz kalırsa, bende biriken hikâyeler çocuklara yazılı olarak kalsın istedim. Annem, babam ve anneannemin yetmişli yıllarda Almanya’ya geldiklerinde neler yaşadıklarını da not aldım. Pandemi döneminden önce özel bir tiyatroda yönetmenlik yapıyordum. Hangi metni tiyatroya uyarlayacağımıza uzun bir süre karar veremedik. Günlükten aldığım üç bölümü tirad olarak ekibe dağıtıp fikirlerini sordum. Hep bir ağızdan “Bu bizim hikâyemiz” gibi bir dönüş oldu. Bu üç sahneye eklemeler yapıp sahneledik. O güne kadar en başarılı prodüksiyonumuz oldu; oyun her defasında kapalı gişe oynadı.
2019 yılında Berlin’e bir dinleti için davet edildim. Benden hiç yayımlanmamış bir metin okumamı istediler. Tiyatro için seçtiğim üç bölümden birini Almancaya çevirip o akşam okudum. Şimdiki Alman yayıncım da oradaymış. Bu hikâyeyi kitaba çevirmemi istedi ve bir yıl sonra beni ikna etti. Pılımı pırtımı toplayıp Uşak’a, dedemlerin köy evine çekilip kitabı Almanca olarak yazdım ve 2022 ilkbaharında yayıncıma teslim ettim. O gün kendisine bin kopyadan fazla basmamasını, yüz kopyasını eşin dostun alacağını yazdım. Sonra ne olduysa oldu; taşradan, mikro bir hayatın içinden çıkan hikâye kendi yolunu çizdi. Üç yılı aşkındır yollardayım. On ülkede üç yüzden fazla sunum ve dinleti yaptım bu kitapla. Hâlâ son üç buçuk yılda olup bitenler bana gerçek dışı geliyor.
Eserde kadınların deneyimi çok güçlü. Sizce göç anlatılarında kadınların hikâyesi yeterince yer buluyor mu?
Almanya’ya yerleşenler arasında göçü yazıp çizen elbette çok oldu. Çoğu zaten üniversite bitirmiş, Almanya’da öğretmenlik veya gazetecilik yapan kişilerdi. Benim yapmak istediğim biraz farklıydı: Hiçbir tahsile sahip olmadan göç edip kendini yoktan var eden bir kadının, Fatma’nın hikâyesini kendi ağzıyla anlatmak. Onun söylemek isteyip söyleyemediği, anlamında kararsız kaldığı ifadeleri bulup tüm bunları Fatma’nın ve onun gibi aynı yoldan geçen kadınların sesiyle buluşturup en saf, en süssüz hâliyle söylemeye çalıştım.
Tüm gün rutubetli fabrikalarda ya da çilek tarlalarında çalışan kadınlar hakkında muhakkak çok yazılmıştır. Bu metinde ise kendileri konuşuyor. Çocukluğumdan beri kulağımda kalan sesleri, o seslerin anlattığı hikâyeleri, masalları bir vekil ya da eski çağlarda haber taşıyan bir ulak gibi duymak isteyenlere ulaştırmaya çalıştım. Her zaman göçün en büyük yükünü çeken kadınlar olmuştur. İstedim ki bu sefer sadece onlar konuşsun. Hayata dair birçok şeyi anneannemden öğrendim mesela; onun anlattıklarıyla hayata farklı bakmaya başladım. Muhtemelen okuma yazma bilmeyen bu kadın, benim bugün geliştirmeye çalıştığım edebiyatın ilk temelini atanlardan biri.
Almanya’da göç meselesi bugün daha çok kimlik üzerinden mi, yoksa sınıf üzerinden mi tartışılıyor? Bu neyi görünmez kılıyor?
O kadar farklı ki, tüm düşündüklerimi tek bir cevaba sığdırmam zor. Ailem yetmişlerin başında gelmiş; ben Almanya’da doğdum. İki kültürün tam ortasında kendine has yeni bir kimlik yaratmaya çalışan bir jenerasyona aitim. Yaşıtlarım arasında kırılıp dökülen, kimliğini bulamayan elbette çok oldu. Fakat her şeye rağmen tüm engelleri aşıp yeni bir ifadeyi, yaşam şeklini savunan ve bunu yaptığı işlerle tüm dünyaya anlatabilen arkadaşlar da oldu. Fatih Akın bir örnektir mesela.
Ben kendimi ve çocuklarımı göçmen olarak değil, doğup büyüdüğüm ülkenin bir bireyi olarak görüyorum. Aynı zamanda Türkiye benim için sadece bir tatil ülkesi değil; dilinden, geleneklerinden ve kültüründen kendime pay biçtiğim, hayatımı zenginleştirdiğim bir ülke hâline geldi.
Göç konusunda son yıllarda en dikkatimi çeken, göçmenlerin farklı sınıflara yerleştirilmesi oldu. Mesela Ukrayna’dan gelen göçmenlere tanınan kolaylıklar, Suriye’den gelen göçmenlere tanınmadı. Avrupa’nın en gelişmiş ülkesinde dahi din veya zihniyet farklılığı insanları kategorize edebiliyor; ikinci sınıf göçmen durumuna düşebiliyorsun. Oysa Almanya’da personel sıkıntısı çeken sağlık sektörünün yükünü en çok hafifletenler Suriye’den gelen doktorlar ve hemşireler oldu. Bu insanların gayretinin bilinçli bir şekilde göz ardı edilmesi bana annemlerin yaşadığı haksızlıkları hatırlatıyor; gücüme gidiyor. İlk gelen göçmenlere “nasıl olsa geri dönecekler” gözüyle bakıldığı için en kaba muameleyi de onlar yaşadı.
Avrupa’da artan göç karşıtı politikalar karşısında edebiyat gerçekten bir karşı söz üretebiliyor mu?
Her edebî metin yeni bir diyalog arayışıdır. Tabii ki dil üzerindeki estetik ölçüyü iyi tutturmak en önemlisi. Benim işim her şeyden önce edebiyat. Yazarken dünyayı kurtarmaktan ziyade yeni bir ifadenin peşindeyim; kendi sınırlarımı aşmak, edebiyatın o sonsuz cömertliğini zedelemeden, başkalarının hikâyelerini kırıp dökmeden kendi dilimle anlatabilme derdindeyim.
Her yazdığım cümle aslında önce kendimi ikna etme çabamdır. Kendi önyargılarımı, sivri köşelerimi törpüleyip hayata ve dünyaya daha geniş bir pencereden bakabilme isteğidir. Kendi adıma tüm bu sınırlardan, siyasetin ucuz oyunlarından, şu an omurgasını kaybetmiş ama dünyayı yöneten insanlardan çok sıkıldım. Gençliğimde hayal ettiğim dünya bu değildi.
Tüm bunların yanında iyiliğe yürüyen, bize insan olduğumuzu tekrar hatırlatan her eylem, dışlayıcı siyasete karşı bir duruştur; edebiyat da buna dâhil tabii ki. En başında bahsettiğim üç yüzden fazla etkinliğe binlerce insan katıldı. Onlara bu hikâyeleri, hayatın başka yönlerini anlatabilmek dünya için büyük bir anlam taşımayabilir, fakat benim için önemli bir kazanım.
Kitapta “ev” duygusu hep kırılgan. Bu durum bir güç mü yoksa bir kopuş hâli mi?
Hayat size seneler içinde yeni katmanlar sunuyor, yeni yollar gösteriyor. Ben bu yenilenme hâlini hep sevdim ve merak ettim. Diğer gerçek ise içine doğduğunuz evdeki cam kırıklarını her daim içinizde taşımanız. Hatta en ummadığınız anda o kırıklar ruhunuza yeni bir çizik atabiliyor. Hangimizin evi çok derli toplu kalıyor ki? Hepimiz farklı ölçülerde içimizde bazı yaraları taşıyoruz.
Benimki daha çok aidiyet duygusunun kaybolmasıyla, dilin söylenmeye çalışılan duygulara yetersiz kalmasıyla başlıyor. Ergenlikten sonra sanayide tornacı olarak başlamam, torna makinesinin başında kurduğum hayaller ve daha çok üst kesime hitap eden Alman edebiyat dünyasına adım atmamla devam ediyor. “Almanya Masalımız” 2023 yılının en çok satan, aynı zamanda eleştirmenler tarafından en çok tavsiye edilen kitapları arasındaydı. Oraya gelmek kolay olmadı; hırpalandığım, pes ettiğim günler çok oldu, kaybolup gitmem mümkündü.
Bu “şair” olma hâli biraz sizinle doğan bir duygudur. Ben o şairin elini hiçbir koşulda bırakmak istemedim.
Kendinizi “göçmen yazar” olarak mı görüyorsunuz? Göçmenlik görünürlük mü sağlıyor yoksa sınır çizen bir kategoriye mi işaret ediyor?
Kendimi sadece “yazar” olarak tanımlasam çok şey istemiş olmam değil mi? Çocukluğumdan bugüne ismimin ya da yaptığım işlerin önüne bir sıfat koymam beklendi. Bu beklenti yorucu olabiliyor. Tüm bu sıfatlardan arınıp “ben” olma hakkına sahip olabilmeliyiz.
Üstelik doğduğum ülkede, hatta doğduğum köyde yaşıyorum hâlâ. Tüm dünyayı dolaşıp tekrar çocukluğumdan beri hayatımı geçirdiğim sokaklara dönüyorum. Görünürlük meselesini cevaplamak daha zor; bunun için biraz yaptığım işi övmem gerekecek. 2021 yılında Alman Dili ve Edebiyatı Akademisi’nin Peter Huchel Şiir Ödülü’nü aldım; bu, Almanca yazan bir şairin alabileceği en büyük ödüllerden biri. Ardından Leipzig Kitap Fuarı’nın önemli ödüllerinden biri geldi.
Tüm bunlar benim kaşım, gözüm ya da hayat hikâyemle ilgili olamaz. Bu kurumların jürileri en başta edebiyatın estetik ölçütleriyle hareket eder. Ailemde göçmenlik hikâyesi olması elbette dilimi zenginleştirdi. O dili yontup kendine ait bir gövde hâline getirmek, yıllarımı alan bir çabanın sonucu. Bu edebiyat yolculuğunda, oyunculukta olduğu gibi, farklı karakterlere bürünüp onları dilin gücüyle en inandırıcı şekilde görünür kılmaya çalışıyorum.