Dışarıdan içeriye mektuplar: Dostlarımızla vedalaşmayı öğrenmeyeceğiz

Asuman ARANCA, Gazeteci

Cezaevinden ilk mektubu henüz birkaç yıllık muhabirken aldım. 2012’de İzmir’deki askeri casusluk soruşturmasında tutuklanan genç bir subay, oluşturmakla suçlandığı belgelerle ilgili savunma yaparken, “yahu ben o tarihte ortaokul öğrencisiydim” diye feryat etmişti ama sesini duyan olmamıştı. 4 aydır tutukluydu. Haberden birkaç hafta sonra ofise, bana ulaştırılmak üzere gönderdiği mektup geldi. Kendisini fark eden birilerinin olmasının sevinciyle içten bir teşekkür mektubu yazmıştı. Peşi sıra aynı dosyanın mağduru onlarca kişi, iç döken mektuplarını göndermiş, hikayelerini anlatmıştı. İçeridekilerin, dışarıdakilerden haber beklemekten, unutulmadıklarını, görüldüklerini ummaktan başka beklentilerinin olmadığını o mektuplarla anlamıştım. Alican’la “önce seni alacaklar” diye yarı şaka yarı tedirgin birbirimize takıldığımız zamanlardı.

O yıllardan bugüne çok şey değişti. Haberin, haberciliğin bedeli de koşulları da ağırlaştı. Omuzlarımızın yükü de öyle. Değişmeyen şey ise, bir şekilde ses çıkartanların, çıkıntı duranların, eğreti görülenlerin “içeridekiler” arasına eklenmesi oldu. Sırasını savar gibi bile değil artık, sırasız, alelade ve sanki normalmiş gibi. Sizleri içeridekiler yaparken, bizleri de koca bir sıkışmışlık içinde bırakıp böyle “dışarıdakiler” yaptılar. Sizi içeride tutmayı, bizi dışarıda hapsetmenin yolu olarak gördüler. Dışarıda olup da bu kadar daralmayı başka türlü nasıl anlatırım bilmiyorum.

Dün bu satırları yazmaya başlamadan önce, ne yazacağım nasıl söyleyeceğim diye düşünürken önüme bir haber düştü. “Dayak yiyen kızını korumak için kendi evine götüren baba, sokak ortasında damadı tarafından 3 kurşunla öldürüldü ama hakim adli kontrol uygulayıp ev hapsi kararı verdi”. Anlayacağınız katil, önce eşini döve döve hastanelik etmiş, yetmemiş ‘niye kızını korudun’ diye babasını öldürmüş, ardından da ayaklarını uzatıp yatmaya evine gitmiş.

İlginç mi? Hayır. İlk kez mi böyle bir karar gördüm? Hayır. Ama yine de öfkelendim. Düşündüm. Alican ne yapmıştı da dışarıdan mektup yazacağımız “içeridekilerden biri” olmuştu? Ya İsmail? İsmail ne yapmıştı da bayram gününü hem ona hem ailesine zehir etmişlerdi? Peki ya diğerleri? Bu soruları cevabını bilmediğimiz için sormuyorum elbette. Sadece Gülistan Doku dosyasında son yaşananlara bakmak yeterli. Sistemin kimleri erittiğini, kimleri koruduğunu görmek için üstün zekalı olmaya ihtiyaç yok. O meşhur karikatürdeki gibi “Ne yapmış bu adam ya? Adam mı öldürmüş, banka mı soymuş ne yapmış?” diye sorsak; e adam öldürenler de dışarıda, banka soyanlar da..

“BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE HIZLA DİBE VURUYORUZ”

Bugün Dünya Basın Özgürlüğü Günü. Verilere göre Türkiye, Basın Özgürlüğü Endeksi’nde büyük bir “ilerleme” kaydetmiş. İlerleme dediğime bakmayın. Yön biraz ters. Basamakları hızlı hızlı inerken, son 25 yılın en “yüksek” rakamına gerilemiş durumdayız.  Karmaşık oldu değil mi? Değil aslında. “Hızla dibe vuruyoruz” demeden başka nasıl anlatacağız 180 ülke arasında 163. oluşumuzu? Kalemin silahtan daha tehlikeli sayıldığı bir ülkede, Alican, İsmail, Merdan Yanardağ gibi çok sayıda gazetecinin cezaevinde olması, verilerle ‘anlaşılabilir’ görünüyordur belki de. Rakamlar da aynı şeyi söylüyor işte. Ama bilin isteriz; gerçeği susturmak, umudumuzu, ısrarımızı, hevesimizi kırmak mümkün değil. Şairin dediği gibi, ‘acıyı duymak başka, acıya yenilmek başka’.

Velhasıl ne yazsam, ne anlatsam eksik kalacağını, asla “tam” olmayacağını biliyorum. Bunca absürtlüğün içinde ve içimizde bunca kıyamet koparken, içerideki arkadaşlarımıza, hele ki bir dosta seslenmek çok zor. Ben öyle ön sıralarda olmayı, görünürlüğü, popülerliği sevmem. İşimi yapmaktan ötesini de pek bilmem. Yazmak işim ama belki bu kez klavyenin başına bir dosta selam için geçtiğimdendir, hislerimi kelimelere dökmek, karşılayacak bir cümle bulmak mümkün değil sanki. Geçtiğimiz Ağustos, çoluk çocuk bir aradaydık. Çocuklarımız oynayıp gülüşürken, biz yine sohbetleri onların geleceği için kaygılanmaktan başlatıp, ülkenin sorunlarına dertlenerek bitirdik. Bu yazın planını yaptık. Kışın böyle zor geçebileceği ihtimali her zaman aklımızın bir köşesinde vardı ama birbirimize yaslanabileceğimizi söylemeye gerek yoktu. Bu yüzden üzerine tekrar tekrar konuşmadık.

Yıllar içinde oluşan en önemli alışkanlığımız, aynı adliye koridorlarında herhangi bir köşede, bir odada, bahçede, kafeteryada karşılaşmakken, şimdi bizi burada olamayışına alışmaya ya da bunu normalleştirmeye zorluyorlar. Buna alışmak mümkün değil zaten ama bizi alışmaya zorlayanlar, özgürlüklerimiz iki dudaklarının arasında olsa da alışmayacağımızı anlamak zorundalar. Çünkü dostlarımızla vedalaşmayı bize öğretmediler. Öğrenmedik, öğrenmeyeceğiz.

Çocuklarımız yine bir arada oynayacak, ağlayıp gülecek, biz yine tıpkı kendi çocuklarımıza olduğu gibi bu ülkenin çocukları için kaygılanmaya, çabalamaya devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki çalınsa da elimizden, zaman geçer. Geçecek. Ve biz senden ve çocuklarından çalınan günleri telafi edeceğiz.

Başa dön tuşu