Depremin, mülakatın biber gazının eleyemediği irade: Abdullah hocanın hikâyesi
Depremin, mülakatın biber gazının eleyemediği irade: Abdullah hocanın hikâyesi
Abdullah Tunç, Diyarbakır’ın ücra bir köyünde çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 8 kardeşi vardı. Eğitimdeki sorunlarla ilk elden, çocuk yaşta tanıştı: Diyarbakır’ın Sur ilçesine bağlı Köprübaşı İlkokulu’na her gün taşımalı olarak gitti. Fakat bu zorlukların sonucunda, eğitim hayatına da eğitim hayaline de bu şekilde başladı. Daha ilkokulda kara tahtadan, çizili sıralardan, öğretmenlikten etkilendi. Öğretmenlerin yalnızca teorik ezberleri, belirli bilgileri değil yaşamı öğrettiğine burada tanık olmuştu. Öğretmenliğin ne kadar kutsal olduğunu o yaşlarda düşündü. “Büyüyünce ne olacaksın” sorusuna “Öğretmen” cevabını vermeye bu zor şartlarda, taşımalı ilkokul eğitiminde başladı.
Eğitim hayatı boyunca da bu hayalden vazgeçmedi. Abdullah hoca liseyi tamamladıktan sonra üniversitede öğretmenlik okumak istedi. Maddi engeller izin vermeyince inşaatta çalışmaya başladı. Yıllarca şantiyelerde dirsek çürüterek kendisine ve ailesine destek olmaya çalıştı. Bu dönemde Abdullah hocanın abisi ve ablası Ankara’ya atandı. Kardeşlerinin desteğiyle yolunun gelecekte direnişle kesişeceği Ankara’ya geldi; inşaatlardaki çalışkanlığıyla, hayaline olan inancıyla üniversiteye hazırlandı. Yıllar süren emeğin ve kararlılığın meyvelerini toplamaya başlamıştı; Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü kazandı.
Bir 4 yılını daha hayalindeki mesleğe, sınıflara, öğrencilerine adamaya hazır olan Abdullah öğretmen, her vizenin, finalin ardından hayaline bir adım daha yaklaştığını düşündü, yılların kararlılığıyla mezun oldu. Ancak sözde hepimizin eşit yurttaş olduğu bu ülkede emeğin ve hevesin tek başına yeterli olmadığı gerçeği üniversiteden mezun olduğunda da karşısına çıktı. Maddi imkansızlıklar nedeniyle KPSS’ye giremedi, 2023’e kadar hayallerine ara vererek farklı işlerde çalışmaya devam etti.
2023 yılına girdiğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öğretmenlere yönelik atama sözünün ardından sınava yeniden hazırlanmaya başladı. Bütün o engebeli yolların ardından düzlük sanarak çıktığı yol, binlerce hayat gibi yerle bir oldu.
Tarihler 6 Şubat’ı gösterdiğinde deprem bölgesinde mesleğine hazırlanan Abdullah öğretmenin şehri de enkaz altında kaldı. Abdullah hocanın çocuklara, öğrencilere öğretme aşkı, geleceği kurma isteği; depremzede çocuklara yardım etme sorumluluğu ve yıkıntılar arasından yeni bir şehir kurma çabasıyla birleşti, Hatay’a dayanışmaya koştu. Abdullah öğretmen günlerce enkaz temizledi, herkesin yardımına koştu, test kitapları bitirdi. Maraş’ı, Hatay’ı, Malatya’yı kaplayan toz dumanın karanlığında hem depremzedelere hem de gelecekteki öğrencilerine bir mum yakmak istedi. Bütün zorluklara rağmen mesleğine olan sevgisinden, öğretmenliğe ulaşacağı inancından vazgeçmeden Hatay’dan ayrılırken hak ettiği geleceğe yakınlaştığını biliyordu.
Abdullah öğretmen; tüm fedakarlıklar ve yaşanmışlıklarının hatırasıyla girdiği sınav salonundan başı dik çıktı. Sınıf öğretmenliği bölümüne 3 bin 392 kişi alınırken Abdullah hoca 3 bin 361’inci oldu. Girdiği sıralamayla artık mesleğine, sınıflara, öğrencilerine kavuşmaya hazırdı. Ta ki mülakata girene kadar. Her sene olduğu gibi yine mülakatın ardından yuvarlama puan yapılacağını varsaymıştı. Sınavı zaten kazandığını düşünerek sonuçlar açıklandıktan sonra meslek aşkıyla yıllarca kendine ayıramadığı vakte artık sahip olacağını düşündü. Memleketin farklı bölgelerini gezdi, öğrencilerine önereceği yeni kitaplarla tanıştı, huzur dolu anılar biriktirdi. Geri döndüğünde ise mülakat puanlaması sebebiyle yaklaşık 500 kişi geriye düşerek 3818’inci olduğunu öğrendi. O an her şeyin bittiğini, tüm hayallerinin yok olduğunu hissetti. İlk defa pes etmeye yaklaştı.
Bakanlık yetkilileri mülakatta elenen öğretmenlere itiraz hakkı tanıdı, Abdullah hocanın itiraz dilekçesine teklemeden “Maddi bir hata yoktur” yanıtı verildi. İtirazlar karşısında Milli Eğitim Atama Daire Başkanları Bülent Çiftçi ve Mehmet Gürsoy mülakat mağduru öğretmenlere “Dava açın” dedi ve ekledi; “Ancak dava açıp kaybettiğiniz takdirde Milli Eğitim avukatına belirli bir meblağ para ödemeniz gerekiyor”.
Abdullah hoca dava açamadı. Liseden beri boğuştuğu ekonomik zorluklar bir kez daha yakasından tuttu. Hakkı olan mesleğini mülakatla elinden alanlar şimdi küçük bir umudun karşılığında da kendi avukatları için dahi para istiyordu. Mülakatta elenen, itirazı kabul edilmeyen, dava açması engellenen Abdullah hoca bizzat Mehmet Gürsoy ile görüşmeye gitti, Gürsoy, “Hata oldu, haklısınız, kabul ediyoruz” dedi. “Dava açarsanız hakkınızı geri vereceğiz” denmesine rağmen herhangi bir somut adım atılmadı.
Bu süreçte pek çok kez bakanlıkla görüşmek için Ankara’ya gidip geldi. Hayallerine en çok yaklaştığı şehir, o hayalleri yutan girdaba dönüştü. Kendisi yapamasa da 600’e yakın öğretmen dava açıp en azından hakkını arayabilmişti. Abdullah öğretmen, her biri için sevindi, her birinin yanında oldu. Bu süreçte mülakatlarla mağdur edilen, hakları ve hayalleri elinden alınan pek çok meslektaşıyla tanıştı. Öğretmenlerin hepsinin bu süreçte ne kadar yıprandığını, sürekli Ankara’ya gelip sonuçsuz dönmekten ne kadar yorulduğunu gördü. Kendi hikayesinin ne kadar bölünüp çoğalabildiğini fark etti. Tüm bu yorgunluklarla başkente vardıkları bir başka gün, Bülent Çiftçi, “Dava açanlar arasından bir tane emsal karar çıkarsa hepinizi atayacağız” dedi. Dava açamayan öğretmenler “Biz ne yapacağız?” diye sorduğunda ise yine bürokrasinin dolambaçlı yolları işaret edildi: “Emsal bir karar çıksa bile kanun hükmünde bir teklif meclise sunulur; bu kanun teklifiyle hepiniz baz alınarak hakkınıza kavuşabilirsiniz.”
Abdullah hoca ve meslektaşlarını tekrardan umut kapladı, hayallerine yönelik bir söz daha verilmişti. Uzunca bir süre kanun teklifinin sunulması beklendi. Ayşegül Gürcan, kanun teklifini hazırlayıp meclise sundu. Öğretmenlere “1 Haziran’dan itibaren mülakata gireceksiniz, 15’inde ise okullarınızda olursunuz” denilerek tekrar umut verildi. Devlet Bahçeli de bu kanun teklifinin garantörü konumundaydı. Aradan geçen haftalarda öğretmenler Ankara’ya giderek yetkililerle görüştü. Bin bir umutla Milli Eğitim Bakanlığıyla, meclisle ve bakanlıklarla görüşüldü ancak öğretmenlere bu kez de teklifin askıya alındığı söylendi.
Bu kadar çaba, bu kadar emek, bu kadar umut yine bürokratik engellerle, resmi kılıflarla meclis kapısından dışarı atıldı. Bunca uğraş boşa gidebilir mi? Öğretmenler durmadı. Mahkeme kapıları bin bir türlü bahaneyle yüzlerine bir kez daha kapanınca, geriye bir tek başkentin sokaklarını direnişe boyamak kalıyordu. Yan yana geldiler, omuz omuza verdiler, son kez umutlarının yeşerdiği şehre, Ankara’ya geldiler. Kendileri gibi piyasanın çarklarına terk edilmek istenen, emekleri yok sayılan özel sektör öğretmenleriyle sözlerini, taleplerini ortaklaştırdılar. “Bu bürokrasi labirentinde bizim de yerimiz var, somut bir adım atılana kadar bu şehirden ayrılmıyoruz” dediler.
Ankara’ya adım attıkları 14 Haziran günü, Milli Eğitim Bakanlığı’na en yakın olan parkı, şehrin göbeğindeki Güvenpark’ı buluşma yeri olarak seçtiler. Arzuları burada basın açıklaması yapabilmekti. Ancak bu kez de bürokrasinin kalkanlarıyla, barikatlarla, biber gazıyla karşılaştılar. Her devlet kademesince kutsallık atfedilen, her 24 Kasım’da afilli laflarla, paylaşımlarla kutlanan, geleceğin yaratıcıları olarak simgeleşmiş öğretmenler yerlerde sürüklenerek, darp edilerek, hakaretler savrularak gözaltına alındı. Bu öğretmenlerden biri de Abdullah hocaydı. Kim yenebilir ki Abdullah hocayı? Parasızlık yenememiş, deprem yenememiş, umut hırsızları yenememiş. Bir cop, bir kalkan tüm bunlardan daha fazla zarar verebilir mi?
Okullarda olması gereken öğretmenler polis eşliğinde hastane kapısından çıktılar. Serbest kalmışlardı, zaten suç işlememişlerdi, mesleklerini, haklarını istemişlerdi.
Ertesi gün “Madem bizi temsil etmesi gereken bakanlığın yanına yaklaşmamıza bile izin yok, Kurtuluş Parkı’na gidelim, derdimizi orada anlatalım” dediler. Sendikanın öğretmenler için ayarladığı otelden çıkıp Kurtuluş Parkı’na geçeceklerdi ki otelin önünde polis ablukasıyla karşılaştılar. Bakanlığa gitmek, bakanlığın yakınına gitmek, herhangi bir parka gitmeyi geçin, konakladığın yerden bile çıkmak yasaktı. Öğretmenleri Kurtuluş Parkı’nda bekleyen milletvekilleri ablukayı kaldırtmak için otelin önüne geldi. Milletvekillerinin alandan ayrılmasını fırsat bilen kolluk güçleri bu kez parkta arkadaşlarını bekleyen 28 öğretmeni yaka paça gözaltına aldı.
Öğretmenlerin gözaltından çıktığı ana kadar otel önündeki abluka da kalkmadı. Öyle tehlikelilerdi ki otelleri dahi gözaltında kalmalıydı. Öğretmenler ancak gece saatlerinde otelin önünden ayrılıp sendikalarının önüne geçebildi.
Yorucu geçen iki güne rağmen ne özel sektör öğretmenlerinin ne de mülakat mağduru öğretmenlerin bir saniye dinlenmeye, bir adım geri atmaya niyeti vardı. Taleplerini ne Meclis ne de Eğitim bakanlığı dinliyordu, bu sefer derdimizi Çalışma Bakanlığı’na anlatalım diyerek Emek’te bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın önüne gittiler. Burada da polis şiddetiyle karşılaştılar. Bakanlık yalnızca görüşme talebini reddetmiyordu, öğretmenlerin bakanlığın çevresinde durmasından da rahatsızlardı. Sadece randevu taleplerinin reddedildiğini söylemek istedikleri için öğretmenler boğazları sıkılarak, darp edilerek, çekiştirilerek gözaltına alındı. Öğretmene yapılan bu muamele hiçbir yerde yayınlanmasın, belgelenmesin diye tüm kameraların karşısına kalkanlarla duvar örüldü.
Öğretmenler yine serbest kaldı, yine suçsuzlardı, yine haklılardı.
Bakanlıklarla görüşme istekleri hakaret sayılan öğretmenler bu kez açlık grevine başladılar. “Taleplerimiz kabul edilene, haklarımızı alana kadar boğazımızdan lokma geçmez” dediler. Zaten açtı öğretmenler; ödenmeyen maaşlarla, yatırılmayan sigortalarla, yoksulluk sınırının altında ücretlerle sefalete itiliyorlardı. Ya da meslekleri ellerinden alınıp özel sektörde üç kuruşa terk ediliyorlardı Abdullah hoca gibi. İş yerinde mobbingle, evlerinde yoksullukla, başkentin ortasında da açıkla boğuşuyorlardı.
“Biz buradayız” dediler, “Sendikamızın önünden ayrılmıyoruz, yemek yemiyoruz, pes etmiyoruz”.
Bir sürü dayanışma ziyareti oldu açlık grevinde. Abdullah hoca yeniden yalnız olmadığını hissetti. Pek farklı görüşten siyasi partiler, her kuşaktan insanlar, kavuşamadığı öğrenciler… Bir teyze geldi Abdullah hocanın yanında, elinde pazar arabası, “Bir ihtiyacınız var mı yavrum” dedi. “Televizyonda gördüm sizi, çok üzüldüm, kurban olurum size”.
Bu destek günlerce açlığa dayanabilmelerini sağladı Abdullah hocaların. Her gün süren şiddete, yorgunluğa, düş kırıklıklarına rağmen sapasağlam ayakta durabilmelerinin arkasındaki güç buydu.
Bu güç kırılmadıkça saldırılar da arttı. Öğretmenler “Madem Bakanlık yasak, parkta toplanmak yasak biz de Madenci Anıtı’na yürüyoruz” dediler. Polis önce “Tamam” dedi, ne yapabilirlerdi zaten bu kadar dirençli bir irade karşısında. Aç insanlara, kutsal öğretmenlere, annelere saldıracak halleri yoktu ya… Vardı tabi. Çocuklarını arkalarına alan öğretmen anneleri polisle karşı karşıya geldi önce, “Siz çocuklarıma vuruyorsunuz, hakkımı helal etmiyorum” dedi bir anne. Emir telakki etti polis; gazla, copla, kalkanla vura vura saldırdılar öğretmenlere de ailelerine de. Anneler sendikanın içine gitti, helal etmedikleri haklarını da yanlarına alarak. Öğretmenler kaldı. “Burası bizim sendikamız, gidecek biri varsa sizlersiniz” dediler. Abdullah hoca yumruğu havada slogan atıyordu, “Öğretmene değil, patronlara barikat!”
Saatler sürdü bekleyiş, öğretmenler kararlı bakışlarla bekliyordu, hava kararmıştı. Öğretmen anneleri, torunlarıyla beraber sendikanın penceresinde takip ediyordu olan biteni. Öğretmenlerin iradesi poliste yoktu, bekleyemediler daha çok. Yine gaza sarıldılar, günlerdir açıkla boğuşan, umutları çalınan öğretmenleri teker teker darp ettiler. Abdullah hoca gazdan etkilendi, açamadığı gözlerine yine aç öğretmenler limon sıktı. Gözünü açtığında kalabalık sendika binasının içine dağılmıştı. Bir arkadaşları yerde yatıyordu, sendikanın önünde. O arkadaşlarının sağlık durumunu kontrol etmeleri, ambülansa bindirmeleri bile pazarlık konusu yapıldı kolluk tarafından.
Öğretmenler yoğun geçen gecenin ardından merdivenlere sinmiş biber gazı kokusuyla, cop ağrılarıyla ama en önemlisi dinmez bir dayanışmayla uyandılar. Saatler süren saldırılarla sindirileceği sanılan direniş çok daha güçlü, çok daha birbirine bağlı bir halde yeniden sendika önündeydi. Geceden kalma izler temizlendi, yorganlar yeniden çıkarıldı ve tahtaya bir çentik daha atıldı: “Açlık grevinde 9. Gün”
İlerleyen günlerde de direniş aynı kararlılıkla sürdü. Öğretmenler birkaç sefer Bakanlık yetkilileriyle görüşmeye katıldı. Sonuç alınamadı. Abdullah hocanın umudu kırılmadı bu sefer; çünkü artık umudunu paylaştığı, ihtimaline tutunduğu yetkililerin bir lafı değil meslektaşlarının inancıydı.
Sonuçsuz görüşmelerin ardından Sendika önünden bir kez daha Milli Eğitim Bakanlığına yürümeye karar verdi öğretmenler. Bu kez açıklamalarını yapabildiler, bu sefer de Yusuf Tekin, “Açlık grevi yapmadan önce bize bir şikayet dilekçesi getirselerdi” dedi, devletimiz öğretmenlerin yazılı şikayetlerinden pek memnundu, kağıtlar gider, gelir, kaybolur, unutulurdu. Ancak devlet dairelerinde telaşlı bir memurun “sehven” elinden düşürerek kaybedemeyeceği için, öğretmenlerin fiziki mevcudiyetini 100 metre ötede görmeye ise katlanamıyordu. Fakat öğretmenler ne kendilerinin ne de haklı taleplerinin ortadan kaldırılmasına izin vermiyordu, Bakanın sözleri üzerine Milli Eğitim Bakanlığı önüne bugüne kadar verdikleri tüm dilekçeleri asıp, sendika önüne geri döndüler.
Öğretmenlerin mücadelesi devam ediyor, Abdullah hoca meslektaşlarıyla, yoldaşlarıyla, Ankara’da edindiği dostlarıyla sırtı dik, atanacakları günü bekliyor; yoksulluğun, depremin, polis kalkanının yıkamadığı iradesiyle. Bize düşen, öğretmenlerin bize sınıfta öğretemediğini sınıfla öğrenmek, Abdullah hocaların sesi, soluğu, dostu olabilmek.