Bazı aşklar toplumsal olarak suçtur
Bazı aşklar toplumsal olarak suçtur
New York bohemleri gerçekten sanat alanları için özel bir tarihsel kırılma anını temsil ediyor. 50’lerin Beat kuşağından başlayıp 60’lar, 70’ler ve hatta 80’lerin başına kadar uzanan bir hat bu. Sanatın hâlâ hayatı değiştirebileceğine inanılan bir dönem bu. İnsanlar küçük dairelerde yaşıyor, birbirlerinin filmlerinde oynuyor, şiir okuyor, politikleşiyor, caz kulüplerinde sabahlıyor; yeraltı sineması ile ana akım kültür arasında özgürce dolaşıyorlardı. Kapitalizm henüz bugünkü kadar her şeyi kuşatmış görünmüyor, kültürel alanlarda daha geniş bir hareket alanı hissediliyordu. Belki de en çekici tarafı, yüksek sanat ile popüler kültür arasındaki sınırların erimeye başlamasıydı. Arthur Penn, John Cassavetes, Bob Dylan, Andy Warhol ve Pauline Kael birbirinden çok farklı alanlardan geliyordu; ama aynı kültürel elektrik içinde yaşıyor, birbirlerini besliyorlardı. Pek çoğumuzun sinema sezgisi de dürüst olmak gerekirse hâlâ o damarlara yakın değil mi? Belki bu yüzden Bonnie and Clyde yalnızca bir film gibi hissettirmiyor. Daha çok, sinemanın bir yaşam biçimi olduğuna inanılan zamanlardan kalmış bir hatıra gibi duruyor.
Ama bu hatıranın gücü yalnızca nostaljiden gelmiyor.
Bu köşede filmleri yalnızca estetik değerleriyle değil; tarihsel kırılmalar, sınıf çatışmaları, kültürel dönüşümler ve mit üretimi üzerinden okumayı seviyoruz. 1967 yapımı Bonnie and Clyde tam da böyle bir kavşakta duruyor… Film, Büyük Buhran Amerika’sının ekonomik çöküşünü, medyanın suçluları pop ikonlara dönüştürme iştahını ve şiddetin sinemadaki temsilinde yaşanan radikal dönüşümü sırtlanarak Yeni Hollywood’un doğuşunu haber verdi. Belki de en önemlisi, gençlik öfkesinin sisteme karşı romantize ve erotize edilmesinin ilk büyük sinemasal manifestolarından biri oldu. Hikâye 1930’ların tozlu yollarında geçse de aslında Vietnam Savaşı’nın gölgesindeki Amerika’nın huzursuz ruhuna sesleniyordu. Arthur Penn’in de söylediği gibi: “Eğer Vietnam’da savaşacaksak, bunu temiz ve düzenli göstermeyeceğiz; kanlı olacak.” Film, banka soyan katilleri sempatik figürlere dönüştürürken otoriteyi sorgulanabilir hale getiriyor; dönemin yükselen sistem karşıtlığını yakalıyordu. Şiddeti estetize ediyor ama aynı zamanda onun toplumsal kökenlerini görünür kılıyordu. Penn, o meşhur finalde kurşunların bedenleri parçalamasına izin verdiğinde, aslında eski Hollywood’un dağılmaz sanılan kurallarını da deliyordu. Ardından gelen kuşak bu özgürlüğü sonuna kadar kullandı.
Sam Peckinpah şiddeti bir ölüm koreografisine dönüştürdü; Francis Ford Coppola suçu Amerikan sisteminin merkezine yerleştirdi; Martin Scorsese ise romantik kanun kaçaklarının yerini kentin yalnız ve öfkeli yabancılarına bıraktı. Bugünden bakınca Bonnie and Clyde, yalnızca iki suçlunun hikâyesi gibi görünmüyor. Daha çok, Amerikan sinemasının yetişkinliğe geçiş anlarından biri gibi duruyor. Yönetmenlerin yeniden risk alabildiği, şiddetin, cinselliğin, politikanın ve çelişkilerin perdeye sansürsüzce taşınabildiği bir dönemin başlangıç işareti olarak. Warren Beatty ve Faye Dunaway’in o benzersiz karizmasıyla Arthur Penn’in cesur sinema dili, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ aynı soruyu soruyor: Sistemin içinde yavaş yavaş boğulmaktansa, birlikte yanalım mı? Güvenli bir limana götürecek sakin bir gemi mi, yoksa sonunun felaket olacağını bilsek bile gaza basıp ufka doğru süreceğimiz o araba mı? Benim cevabım belli. Ben bir Thelma & Louise kızıyım. Arabayı nereye süreceğim de belli.