Apex: Yaşamaya devam etme cezası

Apex: Yaşamaya devam etme cezası

GERİLİM VE ALT METİN

Apex, Avustralya’nın vahşi doğasında geçen adrenalin yüklü bir hayatta kalma hikâyesi. Dağcılık ve doğa tutkusu üzerinden başlayan film, kısa süre içinde insan avına dönüşen sert bir gerilime evriliyor. Charlize Theron’ın canlandırdığı Sasha ile Eric Bana’nın oynadığı Tommy’nin, dik bir kayalığın kenarında çadır kurduğu açılış sekansı ise filmin gerilimini ve alt metnini çok sahici kuruyor. Fiziksel yükseklik hissini seyirciye geçiren bu bölüm, uzun zamandır büyük stüdyo aksiyonlarında kaybolan gerçek tehlike duygusunu yeniden hatırlatıyor. Üstelik Eric Bana gibi bir oyuncunun yalnızca birkaç dakika içinde devreden çıkması, günümüz ana akım anlatısının alışık olduğu bir tercih değil. Ama filmin yaptığı şey ucuz bir şok etkisi yaratmaya çalışmak değil. Tam tersine, hikâyenin psikolojik kırılma noktası doğrudan Tommy karakterinin başına gelen olayın üzerine kurulu. Bu yüzden o karakterin ağırlığının seyirciye gerçekten geçmesi gerekiyor. Açık konuşmak gerekirse; o karakterin unutulup gitmemesi ancak Eric Bana gibi bir oyuncunun ekran ağırlığıyla mümkün olabilirdi. Çünkü filmin asıl derdi o kaybın geride bıraktığı varoluşsal çatlağı büyütmek.

SEÇİM VE KADER

Filmin kendisi bu kadar felsefi iddiada değil ama filmin içindeki potansiyeli realize etmeden geçemeyeceğim. Ki filmin bu denli sevilmesinin altındaki sinsi sebeplerden birinin bu olduğunu da düşünüyorum. Yüzeydeki popcorn’un altına güzel bir katman koyacağım yani. Tommy’nin yokluğu, Sasha’da yalnızca yas duygusu yaratmıyor. Film burada iki insanın artık aynı varoluş frekansında yürümediğini, varoluş temposunun ayrıştığını didikliyor. Taraflardan biri hâlâ kendi otantik arayışının içinde debelenirken, diğeri çoktan başka bir ruh hâline, başka bir zamana geçmiş durumda. Bu asenkronluk, seçim ve kaderin el birliği ile birlikte acımasız bir netliğe kavuşuyor. Ve doğa, neredeyse metafizik bir sertlikle hükmünü veriyor. Birine hayatıyla bedel ödetirken, diğerine yaşamaya devam etme cezasını yüklüyor. Devam etmek zorunda olmak, yalnız başına o arayışın içinde kalmak, suçluluk, boşluk ve “neden o değil de ben?” sorusuyla yaşamak… Film bunu çok daha ağır bir bedel olarak koyuyor ortaya. İşte Apex’i benzer hayatta kalma filmlerinden ayıran şey de tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü film, bütün bu varoluşsal ağırlığı bir an bile temposunu düşürmeden taşıyabiliyor. Ve tam o noktadan sonra Apex’in gerçek adrenalini başlıyor.

THE CHEMICAL BROTHERS

Şimdiden pek çok sahnesiyle fenomenleşen Apex, prodüksiyon kalitesi ve yönetmenlik açısından, Baltasar Kormákur’un elinde hak ettiği değeri bulmuş. Fiziksel prodüksiyon tasarımı, sinematografi ve gerilim dozajı gerçekten yüksek seviyede. Kormákur’un Everest’teki ustalığını burada da gördüğümüzü söyleyebilirim. Charlize Theron yine fiziksel olarak inanılmaz. Dublörsüz yaptığı aksiyon ve hayatta kalma sahneleriyle karakterine tam anlamıyla sahip çıkıyor. Ancak filmin asıl yıldızı bence Taron Egerton. Pek çok kişinin bu rolde James McAvoy olsaydı diye hayal ettiğini tahmin ediyorum. Doğru, McAvoy’un deli enerjisi Split filmi ile hafızalara kazındı bir kere. Ama bence Egerton burada resmen psikopatlar listesine ismini altın harflerle yazdırdı. Bir oyuncu için bundan daha büyük başarı neredeyse yoktur. O, kıvamında yakışıklı, muzır ve sevimli imajını sıfırdan alıp bu kadar rahatsız edici, hoş ve tehlikeli bir manyağa dönüştürmek gerçekten herkesin harcı değil. İmza atmış diyebiliriz. Filmin müzik kullanımı ise tek kelimeyle müthiş. Özellikle The Chemical Brothers’ın parçaları devreye girdiğinde işin rengi tamamen değişiyor. O 90’lar elektronik müziğinin vahşi, nabız gibi atan, kaotik enerjisi tam da Apex’in ruhuna cuk oturuyor. Belki de bu yüzden 90’lar elektroniği bugünün dünyasına hâlâ bu kadar kusursuz eklemleniyor; çünkü o dönemin rave kültüründeki haz, kaos, yabancılaşma ve hız duygusu, dijital çağın parçalanmış psikolojisiyle tuhaf biçimde yeniden birleşiyor. Ortaya retro değil, zamansız bir melez çıkıyor. Ne varsa eski gruplarda var! Bu ruh hali, Egerton’un manyaklığı ve Avustralya’nın vahşi doğasıyla birleşince film resmen başka bir boyuta sıçrıyor.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu