Ahmet Telli şiiri: Gencömrümüze iliştirilmiş bir karanfil

Ahmet Telli şiiri: Gencömrümüze iliştirilmiş bir karanfil

Genel olarak psikanalitik açıdan bakıldığında şiir tek kişilik bir psikanaliz, psikanaliz ise iki kişilik bir şiirdir (DiCello&Gerber). Şiir serbest çağrışımdır, akıştır, metafordur, bilinçdışının kral yoludur. DiCello ve Gerber (2026) şiirin bel kemiği olan metaforun dillenmemiş, çözülmemiş olanın okur tarafından eşduyum yapılabilmesini sağladığı vurgulanmıştır. Yazarlar, poetik ritmin, anne rahmindeki bebeğin anneden ayrılmasına yatıştırarak hazırlık yapan ortak ritmi temsil ettiğini söylemektedir. Aslında burada bahsedilen doğumdan çok önce başlayan ortak bir dil değil midir? Şairin de okuruyla kurduğu bağda ritmin, yatıştırıcı etkinin ve gerçekliğe hazırlayan tınının etkisinden söz edebiliriz. Psikanalitik Kendilik Psikolojisi de bakım verenle kurulan ilişkinin merkeziliği üzerinden konumlanan gelişimsel bir kuramdır. Örneğin Ahmet Telli sık sık hayat tarafından emzirilmekten bahseder ki bu bize yaşamın bize gülen, bizi besleyen yanının nasıl da bir “kendiliknesnesi” haline geldiğini gösterir. En kısa tanımıyla; kendiliknesnesi bireyin dış dünyadaki bir kişiyi, nesneyi veya olguyu, kendi kendiliğinin bir parçası, bir uzantısı veya işlevi olarak deneyimlemesidir. Yani burada karşımızdaki kişiyi bağımsız bir birey olarak değil, kendi ruhsal dengemizi sağlamak için ihtiyaç duyduğumuz bir “işlev” olarak görürüz ancak çoğu zaman ideal kendiliknesnelerinden yoksun kalırız. Ahmet Telli şiiri yokluğun ve yoksunluğun şiiridir. Dağkırlangıcı şiirinde bir kendiliknesnesine erişememeyi anlatır: “Kendini gölge sanıyor uçmaktan/yorgun düşen bir dağkırlangıcı/ nerededir dallarına konacağı ağaç/Yahut uzayıp giden telgraf telleri”. Ahmet Telli şiiri temelde Sigmund Freud’un haz ve tatmin dürtülerini kontrol edememekten pişman “Suçlu İnsanını” değil, Psikanalitik Kendilik Kuramının kurucusu Heinz Kohut’un gerçekleşememiş potansiyelinin acısıyla yüzleşen ve buna rağmen ideallerini ve hırslarını hayata geçirmeye ve kendini gerçekleştirmeye yönelen “Trajik İnsanını” (Nebbiosi,2025) ifade eder.

Birincil olarak ele alacağımız kendiliknesnesi işlevi aynalamadır. Kişinin kendilik durumunun empatik biçimde görülmesi ve onaylanması yoluyla, kendilik bütünlüğü ve kendilik değerinin gelişmesini sağlayan temel ilişkisel deneyimdir. “Hayat bir kez doğrulasaydı seni” der şair. Ama o “kendine ayna edinemeyen mülksüz son meczuptur”. Ahmet Telli şiiri derin bir aynalanma ihtiyacının şiiridir. Yangın yıllarında ülküleştirilen dava, kayıplarla belleğe kazınmakta ve hayat, devlet, erk bu davayı ve verilen kayıpları tanımamaktadır. Ahmet Telli şiirinde karşılanmadığı için yası tutulan bir diğer kendiliknesnesi ihtiyacı ikizliktir. Kişinin bir başkasını, kendine benzer ve kendisini anlayan biri olarak deneyimlediği; bu yolla aidiyet ve süreklilik deneyiminin güçlendiği ikizlik temelli kendiliknesnesi aktarımıdır.” İnsanlar arasında bir insan olmak “tır ikizlik daha geniş anlamıyla. Ahmet Telli yeri gelir Hrant Dink’le, Azteklerle, Hugo Chavez ile, yosmayla, tinerciyle bir ikizlik kurma çabasına girer. Ancak bu ihtiyaçlar bazen karşılanabilse de bazen yangın ve küllerin dehlizlere sinmiş yorgunluğu bu kardeşliğin yerini bir ıssızlığa bırakır.

Ahmet Telli şiiri toplumsal gerçekçi, lirik ve direniş odaklı bir poetika sergilese de bireye dair kendiliknesnesi ihtiyaçlarına sıklıkla denk geliriz. Aynalanma ve ikizlik ihtiyaçları gibi önemli bir diğer kendiliknesnesi ihtiyacı ülküleştirmedir. Ülküleştirme kişinin kendini bütün, güvende ve onaylanmış hissetmesi için bağlanabileceği tüm güçlü birine olan özlemidir. Başta uğruna savaşılan dava olmak üzere, doğa, şehir, dağlar dönem dönem ülküleştirilen kendiliknesneleridir.

Şehirler tahmin edebileceğimiz üzere çok sık olarak Ankara ve doğu illeridir: “Ah kadın, Cizre miydi adın Şırnak mı/ Nusaybin de olabilir hadi sen söyle”. Ankara ise hem bir kendiliknesnesi hem de tüm kayıpların suretidir. Ankara’da meyhaneler kalmadığını söylerken ekler: “Cemal Süreya’nın Kızılay’da huzursuz bir zürafa gibi dolaşması bundandı belki”. Ankara zehirlenen, yaşlanan (kocamış bir manda) ve ölen bir kendiliknesnesidir. Ahmet Telli şiirinde kent imgesinin şehire dönmesi ve aslında olumsuzluklar atfedilen şehirlere yönelik karanlık yansıtmaların giderek yerini daha nötr imgeleri bırakması Orhan Aytuğ Tolu’nun (2021) makalesinde derinlikle anlatılmaktadır. Ahmet Telli şiiri öfkesiyle, isyanıyla ve özlemiyle insancıldır ve insan olmanın sancılarını kent, dağlar ve doğa imgelerine sığınarak yatıştırır gibidir. Bir şehrin sokaklarının, çeşmelerinin, esnafının, kaldırımlarının veya dağların, kuşların, çiçeklerin yani canlı ve cansız tüm varlıkların birer kendiliknesnesi hale gelmesini Neslihan Rugancı yazılarında anlatmaktadır. Kendilik ve kendiliknesnesinin ayrılamayacağını; canlı ve canlı olmayanın, çevre ile psişenin ayrılmaz bir ilişkisellikte olduğunu vurgular (2025).

Ahmet Telli şiiri ayrıca bir bellek taşıyıcıdır ve bellekle de çok uğraşır. “Koru beni hafızanın uçurumundan” der ve başka bir şiirinde şöyle yazar: “Yüktür her hatırlayış, hafıza/ Büyük anafor, sonsuz kâbus”. Bu belleksizlik biraz da kayıplarla ilgilidir. Birincil kendiliknesnesi olması beklenen annesinin öldüğü gün her şey cıvaya dönüşmüştür, amorf bir hal almış, yer yön duygusu bozulmuştur: “Hangi şehirde yoksan ben kayboluyorum orada”. Davada kaybettiği dostları ardından da sayıklar: “Unutma, dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim”. Nida adlı yeni dönem şiirinde çağı, kayıpları, belleği ve ruhsallığa etkilerini şu çok kıymetli dizede özetler: “Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip/Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin/Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada/Kanlı bir nida işaretiyiz; tarihin imlasını bozan/Yaralı bir nidayız yaşadığımız dünyada”.

Son dönem şiirlerinden “Kıyıda” kendi deyimiyle bir ülkenin (ki biz hangi ülke olduğunu çok iyi biliriz) yakın tarihini şöyle anlatır: “Kıyıda bırakılmış yahut unutulmuş/ çürüdükçe belleğini yitiren enkaz”. Buradaki duygu vazgeçmişlik, nihai bir kabul ve en önemlisi derin bir kayıp ve yastır. Darbe Günlerinde Aşk şiirinde başka bir yasa ses olur: “10.10.10/101 Ankara Garı Önü (Mahşer)/Kardeşler kardeşler kardeşler/Ne Tanrı duyuyor çığlığı ne devlet/Ölüm de kaybediyor haysiyetini”. Yine isyan ve yas olur ömrümüzün karanfilleri. “Ah Manuşyan” şiiri ise “Ah yetimlerim, kardeşlerim, ağır hatıralarım” der ve “Göz yaşı da bulaşıcıdır bu hazin hikâyede” diye ekler. Artık yas iyice belirgin, olgunlaşmış ve kendiliğe katılmış bir haldedir. Artık kabullenilmiştir: “…Yanlış bir rüyaya benzer bu coğrafyada/ Yaşamak, ölmek ve sevişmek” der ve burada yas derinleşir: “Ve sayıklayan bir coğrafyada/ Sayrılıklar salgın umutlar yaralı/ Bunun için uğuldamaktadır hala”. Ahmet Telli susmayı (ilişkilenmemeyi) seçmiştir artık. “İki şehir, iki darbe arasında geçirdiğin yıllar/Sana bir onur gibi ekledi susmayı ki güller/ sessizliğin koynunda bulurlar renklerini”. Uzun ve derin bir yas sonrası artık tüm kayıplar içselleştirilmiş ve kendilik bütünlüğü sağlanmıştır.

Yazıyı bitirmeye yakın Ahmet Telli bu yazıyı okusa ne düşünür diye içimden geçirdim ve şu dizesine rastlayıp gülümsedim: Sokak köpeklerini kışkırtmam/ Mutsuzluk nedeni desem de/Vardır elbet kökünde bir şey/Bir psikoloğa danışmalıyım. Mizahi bir yerden söylüyordu belki de ama beni ferahlattı. Bu yazıyla bir psikoterapist olarak benim için çok kıymetli olan Ahmet Telli şiirinin bendeki anlamını sizlerle paylaştım. Ahmet Telli’nin büyülü alemine dalmışken oradaki umut kırıntılarına da tutundum (Aslında şiir baştan ayağa umut değil midir?). Şair fısıldadı bana: “Biliriz bizimledir doğanın ve sevdanın gülümseyen sevinci ve onlar sahip çıkacaktır bize”. Yine onun dizeleriyle ve umutla bitirelim: Şiirin ve aşkın ırmağı/Vaktinde akıtılırsa umuda/Ve onlarla sulanırsa eğer/ Mutlaka çiçeklenecektir hayat”.

Kaynaklar: 

Donna H. DiCello & Nancy Gerber (2026) Poetry, psychoanalysis, and the creative mind: Two poets converse, Psychoanalysis, Self and Context, 21:2, 248-260, DOI: 10.1080/24720038.2025.2560427

Gianni Nebbiosi (2025) The shadows of our smiles: Kohut’s tragic man and its legacy to the contemporary world, Psychoanalysis, Self and Context, 20:4, 420-429, DOI: 10.1080/24720038.2025.2548511

Neslihan Ruganci (2025) Opening the panel: Anima mundi: Environment and psyche: Their unity and close connection with change, Psychoanalysis, Self and Context, 20:2, 112-115, DOI: 10.1080/24720038.2025.2469109

Neslihan Ruganci (2025) Interlocking-closing comments to anima mundi: the tragic person today: existence and meaning in life and clinical practice, Psychoanalysis, Self and Context, 20:2, 153-158, DOI: 10.1080/24720038.2025.2465981

Orhan Aytuğ Tolu (2021). Kültür Araştırmaları Dergisi, 9: 55-88

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu