Artık karanlığın şiiri kalmadı

Tuğçe ÇELİK

Portekizli metal grubu Moonspell, Bosphorus Open Air Metal Fest kapsamında 19 Eylül’de Maximum UNIQ Açıkhava’da sahne alacak. Otuz yılı aşkın kariyerinde karanlığı yalnızca estetik bir unsur olarak değil; insan doğasını, tarihi, dini ve varoluşu sorgulamanın bir aracı olarak ele alan grup, gotik atmosferi, güçlü sahne dili ve edebiyatla kurduğu bağla kendine özgü bir anlatı dünyası yarattı.

İstanbul konseri öncesinde grubun solisti Fernando Ribeiro ile günümüz dünyasının değişen karanlığından Avrupa’nın siyasi ve kültürel dönüşümüne, gotik kültürden vampir ve kurt adam mitlerine, Nietzsche’den edebiyatın yaratıcı gücüne uzanan geniş bir çerçevede konuştuk.

Karanlık, Moonspell’in müziğinde hiçbir zaman yalnızca estetik bir tercih olmadı; tarih, din ve insan doğasıyla iç içe geçti. Bugünün dünyasının karanlığı otuz yıl öncesine kıyasla nasıl değişti?

Karanlık benim en sevdiğim kelime ve yaratıcı olmaya, bu süreç içinde de hayatı anlamaya başlamak için en sevdiğim yer. Her şeyle iç içe çünkü tıpkı ateş ya da su gibi kadim, temel bir unsur. Aynı zamanda ışığın yokluğundan çok daha fazlası; karanlık, heykeltıraşın kayanın içinden yontup çıkardığı o heykeldir. Ben de çalışmalarımda bunu yapmaya çalışıyorum.

Yazar Margaret Atwood, yazma sürecini, farları açık bir arabayla zifiri karanlık bir manzarada ilerlemeye benzetir. Işık vurduğunda karanlığın içindeki biçimler —yiyecek arayan bir geyik, sevişen bir çift, saklanan bir katil— bir anda hayat bulur.

Artık iyi huylu bir karanlık ya da yaratıcı karanlık alanlar yok. Sizin “karanlık” dediğiniz şeye ben, insanlığımızdan vazgeçmek ve mutlak, katıksız aptallığa teslim olmak diyorum. Bugün sahip olduğumuz şey bu. Şiirsel değil, aşırı politik ve ben bunu elimden geldiğince reddediyorum.

Son yıllarda Avrupa savaşlarla, aşırı sağın yükselişiyle ve giderek artan toplumsal kutuplaşmayla karşı karşıya. Bugünün Avrupa’sını nasıl görüyorsunuz? Bu dönüşüm Moonspell’in dünyasına nasıl yansıyor?

Avrupa hakkında ilk kez açıkça 1997’de yazdığım ve 1998’de yayımlanan Sin/Pecado albümündeki “Eurotica” şarkımızda yazdım. Daha o zamanlar Kant ve benzerlerinin federalist Avrupa hayalinin sona ereceğini hissediyordum. Çünkü Avrupa kendi üyelerinin farklılıklarını ve inceliklerini anlamakta başarısız oldu ve ABD’nin federalist anlayışını benimsedi. Bu da Fransa’nın kültürel bir deniz feneri olarak, Almanya’nın ise ekonomik bir güç merkezi olarak etkisinin eriyip gitmesine yol açtı.

Avrupa artık bir metadan ibaret. Hepimiz o memeden beslendik; şimdi o meme kurudu ve çirkinleşti. Uzun bir yol katettik, çok kan döktük, dünyanın yarısına zarar verdik; sonunda şişelere bağlı plastik kapakları ya da muzların ne kadar kıvrımlı olması gerektiğini düzenleyen bir yapıya dönüşmek için.

Avrupa, ruhunu ABD, Rusya ve Çin’e pazarlamış bir cesettir.

“Far From God”, inanç, suçluluk ve varoluşa ilişkin güçlü temalar taşıyor. “Tanrı’dan uzak olmak” ne anlama geliyor?

“Far From God”, Nietzsche’nin sözcüklerin kökenlerine yönelik filolojik araştırmalarından ve bunun sonucunda insanlığın başlangıçtaki bütün niyetlerinin yozlaşmasına, kötücül doğamızı aşma çabamıza ilişkin vardığı sonuçlardan besleniyor.

Nietzsche aynı zamanda geri dönüşün bir yolundan da söz eder; bizim ise kararlılıkla görmezden geldiğimiz bir yoldan. Böylece kendimizle anlamlı olan her şey arasına mesafe koyduk.

Moonspell otuz yılı aşkın süredir kendi yolunda ilerliyor. Bugünün müzik endüstrisinde bağımsız kalmak her zamankinden daha mı zor?

Ben her zaman nerede durduğumu biliyordum; beklentilerimi doğru yönetmeye çalıştım, hayatın ve müziğin karşıma çıkardığı fırsatları fark edip değerlendirmek için elimden geleni yaptım. O yoldan da hiç sapmadım. Menajerimiz yok ve sirenlerin çağrısına kolay kolay kapılmayız. İşlerin benim istediğim şekilde ilerlemesini seviyorum ve yaptığımız, bundan sonra da yapacağımız bütün hatalara rağmen mutlak yaratıcı özgürlüğümüzü hiçbir para ya da anlaşma karşılığında değişmem.

Müzisyen olmak çok zor ve insanların seçtiği bütün yollara saygı duyuyorum. Çoğu müzisyen, kendi grubumdakiler de dahil olmak üzere, yeteneklerini yönlendirecek bir liderliğe ihtiyaç duyar. Ben ise her zaman ailemden, plak şirketlerinden, ajanslardan ve menajerlerden bağımsız olmak istedim. Bizimle çalışan harika insanlar da birlikte çalışmaya başladığımızda bunu bilirler. Mesele kontrol değil, kişilik meselesidir.

Size göre gotik kültür karanlığı yüceltmekle mi, yoksa onunla yüzleşmekle mi ilgili? Nasıl görüyorsunuz?

Onu anlamaya ve yaratıcı alana dahil etmeye çalışır. Bu alan, eski katedrallerin mimarlarından Almanya’daki bir festivalde suni deri kıyafetleri ve son teknoloji elektronik ekipmanlarla sahneye çıkan modern gotik ozanlara kadar uzanır.

Duvarın ötesine bakmaya yönelik hiç dinmeyen bir ihtiyaç vardır. Hatta bu oldukça Prometheusçudur: Ateş armağanının anlamını ve ikili doğamızın kaçınılmazlığını çözmeye çalışmak gibi. Bu bir arayıştır; “ara ve bulacaksın” türünden, sonu gelmeyen bir uğraş ve çiledir.

Vampirler, kurt adamlar ve gotik mitoloji Moonspell’in en güçlü anlatı unsurları arasında. Bu figürlerin bugün hâlâ insanlara söyleyecek neyi var?

Kesinlikle söyleyecek çok şeyleri var. Ancak son dönem gotik kültür, Avrupa mitolojisinin ve edebiyatının bu son derece önemli, hatta merkezi figürlerini bayağılaştırdı.

Kurtlar ve vampirler, kana susamış intikam yaratıklarından çok daha fazlasıdır. Onlar dayatılmış bir düzene karşı mücadele eden insanlardır; hayatın ve insanlığın önlerine çıkardıklarına tepki veren varlıklardır. Dracula acı çeken bir kalptir, bir Romeo’dur. Dr. Faust aşk, gençlik ve şehrini vebadan kurtarabilecek kadar bilgi uğruna “ruhunu satan” sıkıntılı bir adamdır. Kurt ise bölgesini işaretleyen vahşi bir hayvandan çok daha fazlasıdır.

Bütün bunların bazen gözden kaçırılan trajik, dramatik, şiirsel ve romantik bir boyutu, bir ağırlığı vardır. Heathcliff (Uğultulu Tepeler) ya da Dorian Gray (Dorian Gray’in Portresi) gibi… İsterseniz, aynı derinlikte ve aynı düzlemdedirler.

Şiir ve edebiyat yaratıcı sürecinizin önemli bir parçası. Size en çok ne ilham veriyor?

Kelimelerden daha önemli ne var ki? Edward Bulwer-Lytton, Richelieu adlı oyununda “Kalem kılıçtan keskindir” demişti ve haklıydı. Kelimeler yeni kelimeler doğurur; okumak ve yazmak özgürlüğün nihai eylemleridir. Kitaplar, onların taşıdığı fikirler ve bizi çıkardıkları yolculuklar olmasaydı Moonspell var olmazdı ya da bugün olduğumuz türden bir grup olmazdı.

Metal müziğe yaklaşmamın nedenlerinden biri de kelimelerle kurduğu bağdı. Celtic Frost ve Baudelaire; Metallica ve Hemingway; Maiden ve Coleridge… Bunlar bende her zaman riffler, davullar ve yüksek desibeller kadar güçlü, onlar kadar yüksek sesli bir karşılık buldu.

Dolayısıyla evet, ilhamımı en çok orada buluyorum: kelimelerde. Ne kadar çok, o kadar iyi.

Moonspell’i ayakta tutan temel şey ne oldu? Dostluk mu, disiplin mi, merak mı, yoksa hâlâ anlatacak hikâyelerinizin olması mı?

Yaptığımız şeyi seviyoruz, sıkı bir çevremiz var ve birbirimize bağlıyız; ayrıca hangi konularda iyi, hangi konularda kötü olduğumuz konusunda dürüstüz. Gerçekten herhangi bir sır, formül ya da strateji yok. Çoğu zaman içgüdülerimizle hareket ediyor ve olacakları akışına bırakıyoruz.

Portekiz’den gelmek, mutlak bir kaosun içinden gelmek demek; rock’n’roll açısından bir çölden, metali dışlayan geri kalmış bir kültürden gelmek demek. Dolayısıyla çok şanslı ve ayrıcalıklı olduğumuz da doğru. Bunun hakkını vermek, bizi yolumuza devam ettiren şey.

İstanbul’daki dinleyiciyi nasıl bir konser bekliyor? Hayranlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Geçmişi ve bugünü içine alan bir rotayla Ay’a gidip geri döneceğimiz olağanüstü bir yolculuk… Üstelik yüksek dozda adanmışlık, müzik sevgisi ve teatral unsurlarla.

İstanbul’a dönmek için sabırsızlanıyoruz. Gerçekten inanılmaz bir metropol ve buradaki hayranlarımız derinlikli, kendilerini bir büyünün —bizim büyümüzün— etkisine bırakmaya hazırlar.

Birkaç hafta içinde görüşürüz!

Başa dön tuşu