Beni müzik çağırdı!

Beni müzik çağırdı!

Müziğe olan tutkunuz nasıl başladı? Tenor olmanıza giden yolculuğu anlatabilir misiniz? Bu yolun başında size ilham veren özel bir rol modeliniz var mıydı? 

Müzikle ilişkim çok erken yaşlarda başladı; planlanmış bir şeyden çok içgüdüsel bir bağ gibiydi. Başlangıçta bunu bir kariyer olarak düşünmedim; müzik hayatımın doğal bir parçasıydı. Yaş aldıkça bu içgüdü zamanla bir yön kazandı. Hukuk okudum, farklı yollar denedim ama müzik hiçbir zaman gerçekten geri planda kalmadı. Sessiz ama ısrarlı bir şekilde benimle kaldı ve sonunda onun sadece bir tutku değil, aynı zamanda bir çağrı olduğunu anladım. Tenor olmak tek bir karardan çok uzun bir keşif süreciydi. Elbette hayranlık duyduğum bazı sesler oldu fakat beni en çok şekillendiren belirli bir kişi değil; müziğin kendisi ve ona kendini adayan insanı sürekli dönüştürme biçimiydi.

Repertuarınız opera aryalarından popüler şarkılara kadar uzanıyor. Bu iki farklı müzik dünyası arasında geçiş yaparken yorum ve performans açısından özellikle nelere dikkat ediyorsunuz? 

Opera ve popüler müziği hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrı dünyalar olarak görmedim. Bunlar aynı duygusal gerçeği ifade etmenin farklı yolları sadece. Opera yapı ve disiplin ister; her şey net bir dramatik mimari içinde kurulur ve her notanın bir görevi vardır. Popüler repertuar ise çoğu zaman daha doğrudan konuşur; duygusal çizgi daha kısa olabilir ama bu onu daha az zorlayıcı yapmaz. Benim için değişmeyen şey samimiyet. İster Puccini söylüyor olayım ister çağdaş bir şarkı, asıl soru hep aynı: O anda söylediğim şeye gerçekten inanıyor muyum? Çünkü ben önce hissetmezsem, dinleyici de bunu tam anlamıyla hissedemez.

Sahneye çıkmadan önce uyguladığınız özel alışkanlıklarınız ya da ritüelleriniz var mı? 

Bir konser öncesindeki hazırlığım sabit ritüellerden çok içsel bir dinginlik bulmakla ilgili. Sessizlik bu süreçte önemli bir rol oynar. Gereksiz olan her şeyin uzaklaşmasını ve odağın yeniden müziğe dönmesini sağlar. Bunun yanında sesin fiziksel hazırlığı da var ama bu hiçbir zaman zorlamayla olmaz; doğal kalmalı. Zamanla şunu öğrendim: İnsan sahneye hiçbir zaman tam kontrol halinde çıkmaz. Sahneye, beklenmedik bir şeyin ortaya çıkmasına izin verecek kadar açık ama aynı zamanda merkezini koruyacak kadar dengeli bir hazırlık haliyle çıkarsınız.

Yıllar boyunca birçok önemli sanatçıyla düet yaptınız. Aynı sahneyi paylaştığınız isimler arasında sizi müzikal olarak en çok zorlayan ya da sanatsal gelişiminizi en fazla etkileyen kim oldu? 

Her iş birliği geride bir şey bırakır. Çalıştığım her sanatçı paylaşılan alana farklı bir enerji getirdi. Bazıları teknik açıdan, bazıları ise yorum ya da duygusal aktarım açısından beni zorladı. Düet her zaman bir tür müzakere gibi; iki müzikal kimlik tek bir ifade çizgisinde buluşmaya çalışır. Benimle kalan şey tek bir belirleyici iş birliği değil, her birinin kendi sesime dair farkındalığımı ince ince değiştirme biçimi. Çünkü bazen kendinizi, söylediğiniz kadar dinlediğinizde de farklı şekilde tanırsınız.

Celine Dion, Andrea Bocelli için hem sanatsal hem kişisel anlamda ne ifade ediyor? 

Celine Dion, sanatsal yolculuğumda çok özel bir yere sahip. Özellikle The Prayer gibi eserlerde birlikte çalışmamız, birbirinden oldukça farklı iki vokal dünyanın aynı duygusal alanda buluşabileceğini gösterdi. Onun sesi, ortak performansı doğal olarak yükselten bir yoğunluk ve duygu berraklığı taşıyor. Zamanla bu iş birliği, karşılıklı saygı ve müziğin dilin ya da türün ötesinde ne ifade edebileceğine dair ortak bir anlayış üzerine kurulu daha kalıcı bir ilişkiye dönüştü.

Uzun ve başarılı kariyerinize dönüp baktığınızda size en büyük mutluluk ve gururu veren an ya da başarı hangisi oldu? 

Hayal edebileceğimden çok daha uzağa ulaşan kayıtlar, büyük sahneler ve unutulmaz performanslar oldu. Ama gerçekte benimle kalanlar her zaman büyük anlar değil; daha sessiz olanlar. Birinin, bir müzik parçasının hayatında tam doğru anda karşısına çıktığını söylemesi… Benim için asıl anlam burada yatıyor. Başarının geleneksel tanımında değil; müziğin birinin kişisel hikâyesinin parçası olmasında.

İstanbul’da sahneye çıktığınızda hangi duyguları hissediyorsunuz? 

İstanbul her zaman çok özel bir atmosfere sahip; hem tarihsel hem de son derece canlı hissettiren bir şehir. İlk nota çalmadan önce bile şehrin kendine ait güçlü bir varlığı hissediliyor. Bu durum sahneye yaklaşımınızı da etkiliyor. Seyirci de çok dikkatli ve açık bir enerji taşıyor; bu da deneyimi oldukça doğrudan hale getiriyor. Orada performans sergilemek hiçbir zaman rutin hissettirmiyor. Daha çok, şehrin ve müziğin birlikte şekillendirdiği ortak bir anın içine girmek gibi geliyor.

Bir Türk bestecisinin eserini seslendirme ya da bir Türk melodisini klasik bir düzenleme ile yorumlama fikrine ne kadar açıksınız? 

Müzik özünde ortak bir dil ve her kültür ona kendi rengini katar. Türk müzik geleneği bana her zaman melodik zenginliği ve duygusal derinliğiyle etkileyici geldi. Tarzların ötesine geçen doğal bir ifade gücü taşıyor. Bu yüzden evet, bu dünyayı keşfetmeye kesinlikle açığım; ister bir Türk melodisinin klasik yorumu olsun ister Türk bestecilerin eserleri. Bu tür kültürel alışverişler çoğu zaman gerçekten yeni bir şeyin ortaya çıktığı yerler.

Dünya turneleriniz sırasında İstanbul’daki dinleyiciyi Roma, Paris veya New York gibi kültür başkentlerindeki dinleyicilerle karşılaştırdığınızda en belirgin fark ne? 

Her şehir müziği kendi kültürel hafızasına göre farklı dinler. İstanbul’da fark ettiğim şey belirli bir duygusal doğrudanlık. Dinleyici müziği sadece takip etmiyor; sanki içgüdüsel olarak içine çekiyor. Roma, Paris ya da New York City gibi şehirlerde seyirciler elbette son derece rafine ve dikkatli; ancak İstanbul’da salonda daha filtresiz, daha ani ve daha doğrudan bir duygusal akış hissediliyor.

Repertuarınız sadece bilinen aryaları değil, daha az tanınan eserleri de içeriyor. Konser programlarınızı oluştururken sanatsal risk almaya ne kadar açıksınız? 

Bir konser programı her zaman dengeyle ilgili. İnsanların beklediği, yıllardır benimle özdeşleşmiş eserler var; bir de daha az bilinen yolların kenarında duran parçalar. Bu ikisini bir araya getirmek programı canlı tutar. Böylece tanıdıklık ve keşif yan yana var olabilir. Bir miktar risk olmadan müzik kolayca öngörülebilir hale gelir. Ve sanat aslında hiçbir zaman öngörülebilirlikte yaşamaz.

Aynı eseri yirmi yıl sonra yeniden söylediğinizde değişimin daha çok teknik anlamda mı yoksa duygusal ve ruhsal düzeyde mi gerçekleştiğini düşünüyorsunuz? 

En belirgin değişim nadiren teknik. Teknik taraf zamanla daha oturmuş hale gelir. Asıl değişen şey, müziğe taşıdığınız içsel bakış açısı. Hayat deneyimi, daha önce defalarca seslendirmiş olsanız bile bir eseri yorumlama biçiminizi kaçınılmaz olarak değiştirir. Bu anlamda müzik aynı kalır, ama onu seslendiren kişi değişir. Her seferinde esere farklı ağırlık kazandıran da bu.

Dijital platformların insanların müziği keşfetme ve tüketme biçimini değiştirmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu klasik eğitim almış müzisyenler için yeni bir özgürlük alanı mı yoksa müziği yüzeyselleştirme riski mi olarak görüyorsunuz? 

Dijital dünya şüphesiz müziği her zamankinden daha erişilebilir hale getirdi ve bu başlı başına olağanüstü bir şey. Aynı zamanda dinleme alışkanlıkları daha parçalı hale geldi; müzik artık daha kısa ve daha anlık biçimlerde tüketiliyor. Yine de bunun müziğin özünü değiştirdiğini düşünmüyorum. Bir eser samimiyse, gerçek duygu taşıyorsa, hangi platformda ya da ne hızda tüketilirse tüketilsin mutlaka kendi dinleyicisini bulacaktır.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu