Faik Güçlü’den “Umut Mayalayan Öyküler”
Faik Güçlü’den “Umut Mayalayan Öyküler”
Edebiyat öğretmenliği yapan Güçlü; Akdeniz Kent Konseyi Yürütme Kurulu, Mersin Sanat Etkinlikleri Yürütme Kurulu, İçel Sanat Kulübü, Mersin Polifonik Korolar Dernek Üyeliklerinde de görevli. Ayrıca Mersin’de sosyal sorumluluk projeleri ile bilinen yazar, birçok okulda kütüphane kurulmasını sağlayan Kütüphanesiz Okul Kalmasın Projesi koordinatörlerinden de biri…
Yazarın üçüncü kitabını, baştan sona kimi teknik ve yazım kusurlarına rağmen -ki bunlar sözü edilemeyecek, en sıradan editörün bile gözden kaçırmayacağı ve titizlikle çalışan bir yayıncının, dizgicinin de düzeltebileceği devede kulak sayılacak türden olduğundan üzerinde durmuyorum- oldukça iyi öyküler toplamı kitabı severek okuduğumu belirtmeliyim. Çünkü iyi bir öykünün bana göre olmazsa olmazı dili ve kurgusu. Kurgu merakımızı çekerken dil de anlatılanı içselleştirip öykünün atmosferine girmemizi sağlar. Bu açıdan Güçlü iyi bir yolda… Ayrıca ben, küçürek/minimal ya da öteki öykü türü olsun ki hikâye demeyi tercih ederim, öyküye/hikâyeye şiirin gölgesi gözüyle bakarım. Bu açıdan da tüm öyküleri kıvamında buldum.
Umut, her şey yolunda gibi davranmak değil yazara göre; her şey o kadar kırılmışken hâlâ insan kalabilip özüne yakışan tarzda direnç göstermesidir insanın. Tarım işçisinin yorgun ellerinde, göç etmek zorunda kalanların suskunluğunda, çocuk yaşta büyütülen hayatlarda… Orada bir şey hâlâ direniyorsa, işte umut tam olarak bu noktada filizleniyor Güçlü’nün öykülerinde. Kısa ve sarsıcı olmaları, dili bana aynı toprağın yazarı Bekir Yıldız’ın (d 1933, Şanlıurfa – ö. 8 Ağustos 1998, İstanbul) tarzını anımsattı. Dediğim taklit değil, başka şey…
“Bank Hikâyeleri” biçim olarak kurgusal bir yapı gibi görünse de tanıdık gelebilir okuyacak olana. Çünkü hepimizin gündelik hayatta defalarca tanık olduğu bir durum, bir yerdeki bankta otururken birileriyle sohbet etmek… İçimizi dökecek birilerini bulduğumuzda, kim olduğunu önemsemeyiz, aklımıza da gelmez üstelik. Ya hikâyesini dinleriz ya da içimizi dökeriz. Yazar günlük yaşamında karşılaştığı ve gözlemlediği kişilerden kotardıklarıyla yetinmemiş, ben dilli anlatıcıya kendi kişisel hayat hikâyesinden yaşanmışlıklar da katarak oluşturmuş anlatılarını. Bankta oturan sadece dinleyen değil; aynı zamanda anlatılan ve anlatılanı taşıyan da olması bundan. Başkalarının hayatını bıraktığı yerden sürdürmek ve başkalarında yaşamak…
Güçlü, çocuk yaşta ayakkabı boyacılığı yaparken keşfettiği kütüphanelerde edebiyatla tanışması, hikâyeler toplayıp yazarak anlatması ve yazdıklarına kendisini de katması, kişisel hayat serüveninin sonucu. Hem toplumsal gerçekçi hem de gözlem gücüne dayalı postmodern izler taşıyan edebi kimliğe sahip olmak istemesi boşuna değil. Kaleme aldığı öykülerde hem klasik durum (Çehov tarzı) hem de olay öyküsü unsurlarını görebilmek olası. Gözlem yeteneğini, hayatın içinden kesitlerle birleştirebilmiş Güçlü. Zaten bir edebiyatçı için gerçeği yazmak dediğiniz şey, onu olduğu gibi birebir aktarmak değil. Üstelik bu mümkün de değil. Edebiyatın imkânlarından, anlatının sınırsızlığından yararlanmasının sonucudur bir yazarın karşılık görüp görmemesi. Kelimelerin gücüyle o gerçeği dönüştürmeye, derinleştirmeye yatkın yeteneği ve işçiliğidir.
Yıkılmışlık, parçalanmışlık varken; romantize edilmiş hikâyeler yazanlar var, olacaktır da… Bir şey gözümüzün önünde duruyor ve onu yaptığımız her neyse onunla görünür yapmıyorsak, başkalarının dikkatini çekmiyorsak, o yaptığımız her neyse boşuna yapıyoruz demektir. İşte Güçlü, bunun bilincinde biri olarak iyi öyküler yazıyor. Bu yüzden de okunmayı hak ediyor.