Ödülü reddetmek şov yapmak olurdu

Emin Alper: Ödülü reddetmek şov yapmak olurdu

Filmin en başında hikayenin gerçek bir olaydan hareketle yazıldığını öğreniyoruz. Kamuoyunda Bilge Köyü Katliamı olarak bilinen olay… Oradan başlayalım mı?

Filme konu olan olayı 2009 yılında bir haber olarak gördüm ilk ve şok oldum. Ülkeyi de o dönemde şok etmişti ama ülkemizin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki, art arda o kadar çok felaket oluyor ki, hızla unutuyoruz. Benim unutamadığım ve o günden beri bir şekilde anlatmayı istediğim hikayelerden biriydi bu. Filmi çekerken şuna çok şaşırdım, hikayeden bahsettiğimde kimse olayı hatırlamıyordu. Bazı şeyleri ne kadar çabuk unutuyoruz ya da hafızamızın geri planına atıyoruz.

Sen bu gerçek hikayeye ne kadar müdahale ettin, neleri olduğu gibi korudun ve neleri hikayeye sen ekledin?

Hikayenin bir korucu köyünde geçiyor olması, bir ailenin diğer bir aileye yönelik katliamı olması dışında hemen hemen her şey kurmaca ama tabii ki kurmaca olanın da ilham aldığı gerçekler var. Mesela olayın failinin ismi Şıh Mehmet, dolayısıyla tarikat hikayesi buradan ilhamla gelişti. O isim bende bir dinsel otorite fikri canlandırdı ve oradan yola çıkarak köyün siyaset dünyasını bir tarikat içi iktidar mücadelesine yerleştirdim. Bir de Şıh Mehmet’in öteki aileye yönelik bir namus suçlaması var, bu da Mesut’un ilk başta gördüğü rüyalara kaynaklık etti. Ama mesela iktidar çatışması, bir şeyhin öteki şeyhin iktidarına meydan okuması, karakterler, onların dünyası, rüyalar ve olayların gelişim süreci tamamen kurmaca.

Bu filminde korku sinemasına ait bazı trükler de kullanmışsın. Korku sineması sevdiğin bir tür müdür ve neden bu yaklaşımı tercih ettin?

Korku sineması özellikle ilgi duyduğum bir tür değil, hayır. İyi örneklerini izlerim ama o kadar meraklısı değilim. Burada da aslında bilinçli olarak korku sinemasının unsurlarını kullanayım gibi bir niyetim olmadı. Zaten rüyalardan, daha doğrusu kabuslardan yola çıkan bir hikaye bu; ilk başta Mesut’un kabuslarıyla başlayan ama bir anda köyün kolektif kabuslarına dönüşen bir gidişi var. Hal böyle olunca, yani kabusları tasvir etmeye başlayınca ister istemez korku sinemasının alanına giriyorsunuz.  Bunu daha sonra fark ettim ve hikaye içerisinde biraz geliştirdim. Sonuçta korku sinemasının kalıplarından faydalanan bir film çıktı ortaya ve gerçekte yaşanmış olayın kendisi de neredeyse bir korku hikayesi aslında.

Dediğin gibi rüyalar filmde ağırlıklı bir yere sahip ama karakterlerin gördüğü rüyalar ile etrafındakilere anlattığı rüyaların alakası olmadığını da görüyoruz. Rüyalar meselesi ne bu kadar önemli bu filmde?

Rüyalar üç katmanda işliyor benim için… Birinci katmanda Mesut’un kabusları var, bunlar bireysel kabuslar. Zaten en başından itibaren Mesut’un içine cin ya da şeytan girmiş bir karakter olduğunu görüyoruz ve bu kabuslar nedeniyle de uyuyamamaktan muzdarip. İkinci katmanda ise işe tarikat meselesi giriyor. Mistik herhangi bir toplulukta, tarikatta olduğu gibi sufizmde de rüyalar çok önemlidir; rüyalarla mesajlar iletilir, iktidarlar rüyalarla değişir, mesajlar rüyalarda tebliğ edilir. Yani bir anlamda siyasetin arenası rüyalar… Köylüler de kimi iktidara geçirmeleri gerektiğini rüyalarında görüyorlar, ama tırnak içerisinde “rüyalarda”… Tabii ki en başından beri biliyoruz ki bu aslında bir grup insanın hazırladığı bir kumpas. Tam da dediğin gibi, gördükleri rüyalarla anlattıkları örtüşmüyor, onlar kahvede birbirlerini gaza getirmek için bunları anlatıyorlar. Böylelikle kendilerini aynı rüyayı gördüklerine ve bu rüyada yeni liderin müjdelendiğine ikna ediyorlar. Kolektif rüya dediğimiz şey işte bir yanıyla da inşa edilen bir gerçek. Üçüncü katman ise paranoya ve korku… O katmanda tehdit meselesi işin içine giriyor, yani “biz bir şey yapmazsak onlar bize bir şey yapacak, onlar bize saldıracak” tehdidi… Bunun rüyasını görüyorlar. Sonra bir rüyalar bloğu daha var, o da Mesut’un gördüğü “acilen bir şeyler yapmazsam benim iktidarım yıkılacak” anlamına gelen rüyalar… “Ben bir komployla karşılacağım, kadınlar, çocuklar birleşecek, beni indirecekler” paranoyası başlıyor. O da Mesut’u nihai çözüme zorlayan rüyalar artık. Filmde çok rüya olduğuna dair bazı eleştiriler duyuyorum ama benim için her rüyanın tek tek bir işlevi var.

Buna benzer olayları, toplu katliamlar gibi, büyük trajik hadiseler gibi olayları anlatırken örneğin Gus Van Sant’in “Elephant” filminde olduğu gibi izlenimci bir tarzı da tercih etmek mümkün ama sen farklı bir yola saparak kurmacanın eksik kalan yerlerini tamamlamayı ve bu korkunç hadisenin nasıl kaynaklandığını anlatmayı tercih ettin. Senaryo aşamasında zorlandın mı?

Evet. Tam da senin bahsettiğin türde filmler beni hep rahatsız etmişti. Bu filmler bizi bu dünyayı ve bu karakterleri anlamaya yaklaştırmıyor diye düşünmüşümdür ve tam da “Kurtuluş”ta yapmak istediğim şey buydu. Beni bu tip konularda yapılmış izlenimci filmler hiç tatmin etmiyor, buna Gus Van Sant’in filmi de dahil, ki çok sevilir o film, ben hiç sevmemiştim. Burada galiba benim tarihçi kimliğim de biraz konuşuyor. Bir tarihçi, bir sosyal bilimci, siyaset bilimci olarak ben bu olayları okurken hep anlamaya çalıştım ve bizim disiplin de bunu yapmaya çalışır. Yani hangi tarihsel dönemde ve hangi koşullarda niye insanlar böyle davranmıştır sorusunun cevabını ararlar. Tabii ki % 100 tatmin edici cevaplar veremeyiz bunlara, ancak bazı şeyleri yaşayınca anlayabiliyorsunuz. Mesela ben de İTÜ’de yıllarca ders verdim, Türkiye’nin son 10 yılını yaşamış olmak beni büyük tarihsel olayları, yıkımları anlamak konusunda daha usta yaptı. Bunu derslerimde de hissettim, öğrenciler de beni rahat anlıyordu. 2000’lerin başında öğrencilere anlatamadığım bir sürü şeyi 2020’lerde anlatabiliyordum, çünkü Türkiye’de bir otoriteryanizm deneyimi yaşamaya başlamışlardı çocuklar. Yani bir iktidarın nasıl yavaş yavaş otoriterleşeceği, nasıl haklarımızı yok edeceği deneyimini soyut bir düzlemde anlatmak zor. Bu filmde de biraz öyle, bu delirmeyi anlamak için çok içine girmek lazım. O yüzden hakkıyla anlatmak belki mümkün değil ama en azından bir çaba sarfetmek istedim. Nasıl oraya geldiklerini, iktidar çatışmasının insanları nasıl radikalleştirdiğini, bir şeyleri kaybetme korkusunun insanları nasıl öfkelendirebileceğini, Şeyh Ferit’e olan tepkinin nasıl saçma sapan yerlere kanalize olabileceğini ve en nihayetinde de “Biz yapmazsak onlar yapacak” korkusunun nasıl bir delirmeye yol açtığının en azından izlerini bulmaya çalıştım.

“Kurak Günler”in sonunda olduğu gibi bu filmin sonunda da bir umut ışığı var. Bu umut ışığını vermek neden önemli senin için?

Bu kadar kötü bir dünyada yaşamasaydık belki o umut ışığını koymazdım, daha rahatlıkla karamsar sonlar çekebilirdim, çünkü genel olarak karamsar bir sinemam olduğunu düşünüyorum. Ama hem seyircilere bir direnme noktası vermek önemli hem de gerçek hayatta da böyle aslında. Mesela bu anlattığım hikayede faillerin yanlarına kalmadı, hepsi yakalandı. “Kurak Günler”e geri dönecek olursak, nasıl gerçek hayatta mücadele devam ediyor hala, bitmedi diyorsak “Kurak Günler”de de bitmedi.. Tam mutlak anlamda bir yenilgi döneminde yaşadığımızı düşünmüyorum ve hala mücadelenin gerçek anlamda devam ettiğini düşünüyorum; dolayısıyla umutlu bitirmek bu gerçeğe de sadakat anlamına geliyor biraz da.

Berlin’deki ödül konuşmanda “Yalnız değilsiniz” vurgusu hakkında şunu sormak istiyorum: Kendini çok yalnız hissettiğin anlar oluyor mu?

Tabii ki kendimi çok yalnız hissettiğim zamanlar oldu, hala da oluyor. O konuşmanın motivasyonu biraz da festivali boykot edip etmeme tartışmalarından çıktı. Ben olsam bir sinemacıdan ne beklerim, diye düşündüm. Politik olduğunu düşündüğü filmini festivale göndermeyip, hele ki Gazze soykırımıyla dolaylı da olsa alakalı olduğunu düşündüğü filmini göstermeyip çok daha mütevazı bir festivalde -Türkiye’de mesela- açıp filmin sesini kendi elleriyle kısmasını mı beklerdim seyirci olarak, yoksa bunu global bir mecraya taşıyarak benim sesim olmasını mı isterdim?  Bence seyirci olarak beklediğimiz şey şu: Birinin oradan çıkıp “Sizi düşünüyoruz, sizi unutmadık, hapisteki arkadaşlarımızı unutmadık, Gazze’yi unutmadık, acı çeken insanları unutmadık” demesi seyirci olarak bana moral veriyor. Ben de seyirciye aynı morali vermek istedim.

O konuşmayı iki hafta önce değil de dün yapmış olsan farklı bir vurgu eklemeyi düşünür müydün, arada İran’a yapılan saldırıyı düşünürsen?

Tabii. Törenden sonra İranlılar gelip bana sarıldı bu arada. Ama sonra bakıyorum burada ABD’nin saldırısını benim başlattığımı yazanlar olmuş sosyal medyada. Festival sırasında böyle bir saldırı yoktu, bu asgari empatiyi gösterememek de çok garip geliyor bana. Yani İranlılar üç hafta önce neredeyse 10 bin kişi zaiyat verdiler, rejim tarafından 10 bin kişi öldürüldü. İsrail Gazze’de bu kadar insanı 2-3 ayda öldürebildi. Fakat bir anda unutuldu İranlılar, bir anda jeopolitik konuşulmaya başlandı. Birileri de İranlıların çektiği acıya ses olsun dedim, sonrasında oradaki İranlılar gelip boynuma sarıldılar zaten. Tabi ki o konuşmayı şimdi yapsam Amerikan emperyalizmini de muhakkak eklerim.

Yine Berlin’de çok tartışıldığı için soruyorum, sanatçılar politik söylemlerde bulunmak zorundalar mı sence?

Bunu genel bir kural olarak söyleyemem. Yapmak isteyen, kendine politik bir misyon olarak görenler yapar, ama bazı insanlar dünyaya öyle bakmıyor, o kadar politik bakmıyorlar veya sinemaları öyle değil ve kendilerinde o sorumluluğu görmüyorlar. Bunu da anlıyorum, kimseden böyle bir şey de beklemiyorum ama politik düşünen insanlar böyle fırsatları değerlendirmeli.

Kimileri de ödülü reddetmen gerektiğini söyledi…

Çok açık konuşayım mı, ödülü reddetmek bana biraz şov gibi geliyor. Ödülü aldıktan sonra senin ismin tarihe ödülü almış biri olarak geçecek, sen ister reddet ister reddetme. Jean Paul Sartre Nobel Ödülü aldı mı, almadı mı? Aldı. Nobel’i reddetti ama aldı, tarihe böyle geçti. Bir de ödül reddi senin kendinin aday olmadığı durumlarda uygulanacak bir şey. Yani Nobel’de olduğu gibi birileri seni arayıp bulup ödül verirse buna karşı çıkıp reddedebilirsin. Fakat senin başvurduğun bir yarışmada verilen ödülü almamak tam bir şov olurdu, çok da dürüstçe olmazdı.

Kültür Bakanlığı desteği yok filmin, siz mi başvurmadınız, onlar mı vermedi, nasıl oldu?

Başvurduk ve alamadık. Ben istemiyordum başvurmayı da ama yapımcımız tarihe kayıt düşmek için de olsa başvurmamızı istedi, yoksa Kurak Günler’le bize yaşattıklarından sonra, destek alabileceğimize dair hiçbir beklentim yoktu.

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu