Bir kuşağın mai’si, bir başkasının siyah’ı

Bir kuşağın mai’si, bir başkasının siyah’ı
Başlangıçta Abdülhak Şinasi Hisar tartışılacağı düşünülürken, grubun Mai ve Siyah’ta karar kılması anlamlıdır. Bu tercih hem güvenli bir edebiyat alanını hem de kuşaklar arası bir tekrar hissini barındırır. Mehmet T.’nin, gruptakilerin Madam Bovary’yi bile okumamış olduklarını fark edip rahatlaması, romanın ironik anlarından biridir. Bu rahatlama, derinliğin değil yüzeyselliğin güven verdiği bir entelektüel ortamı işaret eder.
Zamanla Mehmet T., bu grubun sola sempati duyan ancak hali vakti yerinde ailelerden gelen insanlardan oluştuğunu fark eder. Onları sola iten şeyin ne olduğu sorusu, roman boyunca yankılanır. İlişkiler edebi sohbetle sınırlıdır; fikirler vardır ama bağ yoktur. Ta ki Mehmet T. şiir yazdığını itiraf edene kadar. Bu itiraf, Sevgi ile yakınlaşmasını sağlar. Ancak tam da bu kişisel bağ ihtimali doğmuşken askeri darbe gerçekleşir. Mehmet T. neden alındığını bilmeden gözaltına alınır, sorgulanır ve serbest kaldığında edebiyat topluluğuyla tüm bağları kopmuştur.
Romanın bu noktasında Aysel Hanım’ın önemi daha da belirginleşir. Yıllar sonra Sevgi’yle karşılaşan Mehmet T., onun Selim’le evlendiğini ve bir çocuk sahibi olduğunu öğrenir. Bu karşılaşma, Mehmet T.’ye Aysel Hanım’ın haklılığını düşündürür: “Bu topraklarda fikir bağı yoktu ki. Kan bağı vardı.”
Romanın belki de en temel tezi bu cümlede saklıdır. Türkiye’de edebiyatta, sanatta akımların değil kuşakların var oluşu, bağların fikir üzerinden değil ilişki ve aidiyet üzerinden kurulmasıyla açıklanır.
Mehmet T.’nin Sevgi’yi sevmeyi hiç bırakmamış olması, buna karşın kendisinden on beş yaş küçük sekreter Tülay’la bağsız bir ilişki sürdürmesi, onun çelişkili ruh hâlini yansıtır. Geçmişten kopamayan bir duygu ile geleceğe dair beklenti taşımayan bir ilişki yan yana durur.
Roman bu noktadan sonra yeni bir kapı açar. Bir sabah kapısı çalınır Mehmet T.’nin. Gelen, yüzüğünü çalmış olan Baran’dır. Kabahatler Kanunu’na göre cezadan kurtulabilmesi için bir roman okuyup özetlemesi gerekmektedir. Baran’ın, şairin Beyoğlu şiirini ezbere okuması, edebiyatın beklenmedik bir temas alanına dönüşmesini sağlar. Mehmet T. için edebiyat düşünmenin yolu iken, Baran için hayatta kalmanın aracıdır.
Sevgi’yi aramaya karar verdiği telefon görüşmesi ise romanın en sarsıcı anlarından biridir. Konuştuğu kişi Sevgi’dir ama aynı zamanda değildir. Sevgi ölmüştür; karşısındaki bir yazılım programıdır. Bu keşif, Mehmet T.’yi tamamen dağıtır. Sevgi artık değişmeyen, sabitlenmiş bir veridir. Mehmet T.’nin sevdiği kişi değil, hatıranın kendisidir.
Baran’a okutulmak üzere seçilen roman yine Mai ve Siyah olur. Böylece roman kendi içine kapanır; bir kuşağın hayalleri, başka bir kuşağın cezasına dönüşür. Ahmet Cemil ve Lamia hayali, bu kez Baran’ın hayatına temas eder.
Selim karakteri üzerinden roman, doğanın ve mimarinin tahribini eleştirir. Selim başarılıdır, zengindir ve yaptıklarının farkındadır. Ancak durdurulmak ister; bu görevi de Mehmet T.’ye yükler. Şehrazat ise her şeyden vazgeçebilme yeteneğine sahip, ele avuca sığmayan bir figür olarak çıkar karşımıza. Para ve mutluluk getirmeyen hiçbir fikrin, sanatın ya da siyasi düşüncenin savunuculuğunu yapmayı reddeder. Bu mesafe onu başarılı kılar.
Selim, Şehrazat ve Mehmet T.’nin ortak noktası Sevgi’ye duydukları ihtiyaçtır. Yazılım hâliyle bile olsa Sevgi’nin varlığı hepsine iyi gelir. Şehrazat ile Sevgi arasındaki konuşmalar, okurda “Şehrazat kimin kızı?” sorusunu uyandırır. Mehmet T. ile Şehrazat’ın yıllar önceki tesadüfi karşılaşması bu şüpheyi derinleştirir.
Romanın finali, okur için sürprizlerle doludur. Ancak asıl mesele sonuç değil, romandan geriye kalan histir. İstanbul Senin Olacak, büyük umutlar ya da büyük yıkımlar anlatmaz; daha çok geç kalmışlık, vazgeçememe ve hatırlamanın ağırlığıyla ilgilenir. Behiç Ak, bu romanında okuru yüksek sesle değil, derin bir sessizlikle sarsar.
İSTANBUL SENİN OLACAK / Behiç Ak / Günışığı Kitaplığı, 2026