Yeşim Ustaoğlu’na açık mektup | Vardım ama yoktum: Ben de Yusufeli’nde sular altında mı kaldım?

Yeşim Ustaoğlu’na açık mektup | Vardım ama yoktum: Ben de Yusufeli’nde sular altında mı kaldım?

Bir gün Hollandalı görüntü yönetmeni arkadaşım Lucas de Kort’a da 80 kelime İngilizcemle Yusufeli’nden bahsettim. Lucas kendi kamerasını aldı. Ben araba kiraladım, Esin Soyer iletişimimizi sağladı.

Beş gün çekimler yaptık ve adını “Silent Water” koyduğumuz belgesel projesinin ön çalışmasını yaptık. Lucas ve ortak yapımcı İbrahim para bulamaya çalıştı. Ama fon meselesi netameli işler malum. Para bulamadık, para olmayınca da sürecin devamını getiremedik.

O dönemlerde Yusufeli’ni bir Rumen ekibe önerdim, yine ön çalışmasını beraber yaptık, onlar da filmlerini Yusufeli’nde çektiler.

Bu yazının kaleme alınmasına neden olan konu da tam bu zamanlarda başladı. 2022’nin sonbaharıydı. Yürütücü yapımcısı olduğum Kurak Günler’in dokuz ödül aldığı Antalya Film Festivali’nin jüri başkanı olan Yeşim Ustaoğlu filmin mekânlarını beğenince bana yeni uzun metrajlı filmi için ulaştı. Senaryoyu okudum. Ustaoğlu öncesinde bir hayli yol almış, filminin mekânları konusunda ilerlemişti. Ama biraz daha gezmek ve yeni yerlere bakmak istiyordu.

Kızılırmak Sineması’nın kolonlu küçük salonunda izlediğim ilk politik filmlerden birisiydi Güneşe Yolculuk. Beni oldukça etkilemişti. Sonrasında Yeşim Ustaoğlu sinemasını yakından takip etmiş, çok yakından da bildiğim bir hikâye olduğu için “Sırtlarındaki Hayatlar” belgeselinin hayranı olmuştum. Bu nedenle kendisi ile de çalışmak fikri beni heyecanlandırdı.

Ve ona da dedim: “Bak Yusufeli diye bir yer var :)” Aslına bakarsanız yalnız işim icabı değil meraktan da ülkenin birçok noktasına gidiyorum, memleket coğrafyasına hâkimim ve ama Yusufeli bambaşka bir görsel şölen benim için.

Yusufeli’ne gitmeden Ustaoğlu’na barajdan, yollardan, ilçe merkezinin yakın zamanda sular altında kalacak olmasından bahsettim, biraz da yukarıda yazdıklarımdan elbette. Yusufeli ilgisini çekti.

Ustaoğlu ve asistanı Selen Heinz ile Yusufeli’ne ilk gidişimizde Selen’in elinde bir kamera ve iki yaka mikrofonu vardı. Takvimler 12 Kasım 2022‘yi gösteriyordu. Yusufeli sular altında kalmak üzereydi. Yapımı yıllardır bitmek bilmeyen Yusufeli Viyadüğü’nün altında gezip dolanmaya başladık. Kamera arkası olarak başlayan çekimler yavaş yavaş bir belgesele dönüşüyordu. Sevinçliydim. Nihayetinde iyi bir sinemacı tarafından Yusufeli belgeseli çekilecekti.

Üç kişilik küçük bir ekip olmuştuk. Cihangir’de bir ofiste belgesele konu olan barajın yapımını kayıt altına almak üzere uzun soluklu bir çekim programı yaptık ve yolumuza devam ettik.

Ustaoğlu’ndan uzun metraj filminin ilk mekan gezisi için sendika taban kaşelerinin çok altında cüzi bir rakam aldım. Belgesel çekimleri için yaptığımız gezilerin hiçbirinden para almadım. Çünkü belgeselin birlikte ürettiğimiz bir şey olduğunu konuşuyorduk.

Ustaoğlu, uzun metraj filmin ön hazırlık bütçesinden masraflarımızı karşılıyor, ben organizasyonu yapıyordum. Yusufeli’ni çok iyi bildiğim için onları en güzel noktalara götürüp “buyurun” diyordum. Elimizdeki mikrofon küçük olduğu için sponsor olarak bir de boom sopası ve mikrofon ayarladım.

Bu şekilde sadece belgesel için toplamda aşağıdaki tarihlerde üç kez çekime Yusufeli’ne gittik. Birlikte yedik içtik. Heyecanla çalıştık. Akşamları çektiğimiz görüntüleri izledik.

17 Aralık 2022 – 20 Aralık 2022

13 Mart 2023 – 15 Mart 2023

7 Nisan 2023 – 10 Nisan 2023

Aradan bir süre geçtikten sonra belgeselin Antalya Film Festivali’nde Selen’in yönetmenliğinde, Ustaoğlu ve Behrooz Hashemian yapımcılığında “Belgesel Work in Progress” bölümüne seçildiğini öğrendim.

Behrooz ismini görünce biraz şaşırdım. Behrooz kimdi? Neredeydi? Ben neden hiç görmemiştim? Çalıştığım projelerde yapımcılarla görüşmediğim hiç olmamıştı. Ustaoğlu’na sordum. Önceki filmlerinin de yapımcısıymış. Bu filme de para arayacakmış. “İyi… Beni niye yazmadın ki?” dedim.  Neticede “Sözleşme yapacağız, sen de ortak yapımcısısın filmin tabii” dediği konuşmalar yapmıştık ve sözler verilmişti. Çok da ikna olmamıştım ama bu tür bir çarpışma için yerim çok dardı o sıralar. Filmden hiçbir zaman maddi bir beklenti içinde olmadığım için pek üstünde durmadım. Yusufeli hakkında yapılacak bir belgeselin kolektif üretiminin bir parçası olmak benim için gayet yeterliydi. Sonuç olarak uzun metraj filmin son mekan turu için program yaparak masadan ayrıldık.

16 – 20 Ekim 2023 tarihlerinde hem uzun metraj mekan araştırması hem de belgesel çekimlerini birlikte yaptığımız gezimizde, sonradan Ustaoğlu’nun uzun metraj filminin çekimlerini de gerçekleştirdiği Avcılar Köyü civarında kendimi biraz kötü hissettiğim için dağlardan aşağı inmek istedim. Sevgili dostum greyder operatörü Akın’a Ustaoğlu ve Selen’i emanet edip kent merkezine hastaneye gittim.

Bu olay sonrasında kendimi iyi hissettiğimi söylememe rağmen, Ustaoğlu bana güvenmeyip araba kullanmama izin vermeyince kendisiyle ufak bir tartışma yaşadık. Dağlarda gezerken arabayı ben kullanmazsam kendimle bile tartışabilirim… 🙂

Başlangıçta birbirimizi sevmiş gibiydik. Zannımca o benim şımarıklıklar barındıran mizacımdan sıkıldığında, ben de ona bir şeyler anlatırken sadece işine gelenleri dinlediğini fark ettiğimde, birbirimizi sevmekten vazgeçtik.

Ustaoğlu’nun “Benim bir ismim var. Herkes benimle çalışmak istiyor. Az paramız var, herkese az para, küçük ekip çekeceğiz.” şeklindeki “entelektüel sömürgen” yaklaşımını sezdiğim için uzun metraj filmi benim için çok çalışılabilir gözükmemeye başlamıştı zaten. Üzerine bu ego çatışması da eklenince mantıklı olarak yollarımızı ayırdık.

Geçtiğimiz günlerde film, “Kuru Taşın Başı” adı altında Ustaoğlu’nun yazıp yönettiği, Selen Heinz’ın ortak yönetmen olduğu bir hale evrimleşerek ortaya çıktı. Instagram paylaşımlarını incelediğimde ne afişte ne de paylaşılan ekip listesinde adımı göremedim. Yönetmenin dahi değiştiği bambaşka bir filme dönüştüğü için mi acaba diye düşündüm. Ancak film, afişine sinopsisine ve fragmanına baktığımızda hâlâ Yusufeli’nin sular altında kalması ile ilgileniyor gibiydi.

Ustaoğlu geçen zaman içerisinde bana hiç ulaşmadı. Haberi duyunca Selen’e yazdım. “Yani bir yüzde 60-70 kadar çektik yeni” dedi. Yeniler tat vermemiş olacak ki benim çektiğim fotoğraflar kamera arkası paylaşımlarında kullanılmış. Yayınlanan fragmanın neredeyse yüzde 70’i benim katıldığım çekimlerden.

Eğer söylendiği gibi filmin yüzde 60-70’i benden sonra yapılan yeni çekimlerden olsa bile hala çekimlerin yüzde 30’unda vardım. Barajın su tutmasından kentin sular altında kaldığı ana kadar çekimleri beraber yapmıştık. Birlikte fotoğraflar çekilmişiz, bota binmişiz, sular altında kalan şehirde dolaşıyoruz. Uzun metraj filmin mekanı dağ başındaki köyü aramak için buralarda geziyor olamazdım. Bazen elimde sopa tuttuğum, kamera aküsü şarj ettiğim de oluyordu. Hayır hayır, bunu yapamazdım; dağ başında bir köy ararken şehir merkezinde gezemezdim…

Filmin tamamlandığını Instagram üzerinden öğrendiğimde artık söz verildiği gibi ortak yapımcı olmadığımı da öğrendim. Çektiğim kamera arkası görselleri kullanılmasına rağmen kamera arkası pozisyonunda da değildim. Proje geliştirme, fikir vb. gibi başka başlıklar açılmamış olduğu gibi, ön hazırlık uygulayıcı yapımcısı bile değildim.  Afişin altında destek veren firmalara baktım, orada da yoktum. Yani istenseydi vektörel logomu hazırlayıp gönderirdim.

Hülasa;

Vardım ama yoktum…

Yusufeli ile beraber sular altında mı kalmıştım ben de yoksa… 🙂

“Yusufeli güzeldi ey sevgili,

Yanımda olsaydın şayet

Kalırdık altında

sularının…”

Belgesel çekimlerini yaparken uzun bir Yusufeli şiiri yazacağımı söylüyordum hep. Uzun olmadı ama kısa bir tane yazdım.

Ustaoğlu, en naif söylemle emeğimi yok sayıyor. Üzerine biraz daha düşününce aslında pek çok şeyi hiçe sayıyor.

Ustaoğlu’nun yaptığı şeyin ve yapma biçiminin ve de tüm bu anlattıklarımın, tartışılması gerektiğini düşündüğüm yanlarını birkaç başlıkta aşağıda yazdım.

1-     Kültür-sanat alanındaki emek sömürüsü,

2-     Auteur yönetmenlerin yaratma süreci,

3-     Kişiler arası ilişkilerde oportünizm,

4-     Politik sinemanın üretim süreçleri ve sonuçlarıyla olan tutarlılığının incelenmesi,

5-     Kültür-sanat alanında kolektif üretim mümkün ama nasıl?

Ben de öfkeleniyorum arada. Mesela, kolektif üretime olan inancımın bu şekilde zedelenmesine öfkeleniyorum.

Sonra…

Sonra, Kızılırmak Sinemasının kolonlu küçük salonu geliyor aklıma. Ve yapımı bitmek bilmeyen Yusufeli viyadüğünün yerden göğe, metrelerce uzanan o mukaddes ayakları… Sakinleşiyorum.

Neticede bir biçimde muradıma erdim ama. Yusufeli’nin hikayesinin, her ne kadar önemli bir paydaşı olduğum gerçekliği görmezden gelinse de önayak olduğum bir belgeseli çekildi.

İsmi de çok güzel olmuş… “Kuru taşın, başı”. Umarım belgeselin kendisi de öyle güzel olmuştur…

Editörün notuBu yazıdaki iddia ve görüşler yazarın kendisine aittir. BirGün, söz konusu meselede taraf değildir; yalnızca tartışmaya zemin olmayı amaçlamaktadır. Sayfalarımız Yeşim Ustaoğlu’nun cevap hakkına da açıktır.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu