Yapay zekâ kapitalizmin yeni sınavı
Yapay zekâ kapitalizmin yeni sınavı
Bu nedenle yapay zekâ çağında konu teknolojik olmaktan ziyade siyasi.
Yeni zenginliğin paylaşımı nasıl olacak?
Sanayi Devrimi’nin ilk dönemleri bugünkü tartışmalara çok benzer. Fabrikalar üretkenliği olağanüstü artırırken işçiler uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında. Çocuk işçiliği yaygın, iş güvenliği neredeyse yok. Üretim artarken yarattığı refah toplumun geniş kesimlerine yansımıyordu.
Kapitalizmin ilk büyük meşruiyet krizlerinden biri bu nedenlerle ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren işçi hareketlerinin yükselmesi, sendikaların güçlenmesi, sosyalist partilerin kitleselleşmesi ve emek mücadelelerinin yaygınlaşması tesadüf değildi. Çalışma saatlerinin sınırlandırılması, toplu pazarlık hakları, sosyal güvenlik sistemleri ve kamusal eğitim yatırımları piyasanın kendiliğinden ürettiği sonuçlar arasında değil emek hareketlerinin uzun mücadeleleri sonucunda kazanıldı.
Kapitalizmin ayakta kalmasını sağlayan da aslında bu oldu.
Sistem yalnızca teknolojik yenilik üreterek değil, aynı zamanda emekçi sınıfların baskısıyla tavizler vererek yaşamını sürdürdü.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan refah devleti düzeni bunun en açık örneği. 1945 ile 1980 arasında Batı ekonomilerinde yaşanan hızlı büyüme teknoloji ve güçlü sendikalar, yüksek vergiler, genişleyen sosyal devlet uygulamaları ve kamusal hizmetlerin sonucuydu.
Verimlilik artıyorsa ücretler de artıyordu. Sermaye kazanıyorsa emek de artan değerden payını artırabiliyordu. Bu sayede orta sınıf büyüyebildi.
1980 sonrasında denge yeniden sermaye lehine bozuldu. Küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal politikalar emeğin pazarlık gücünü zayıflatırken sermayenin hareket alanını genişletti. Sendikalaşma geriledi. Ücretlerin milli gelirden aldığı pay küçüldü. Servet yoğunlaşması hızlandı. Petrol krizlerinin yarattığı yüksek enflasyon, artan bütçe açıkları kadar küreselleşme ve Çin’in ekonomik değişimi de bunda etkili oldu. Makas sermaye lehine açılırken, artan gelir adaletsizliği ve servetin yoğunlaşması sonucunda siyasi dalgalanmalar baş gösterdi.
Bugün yapay zekâ bu tarihsel zeminin üzerine geliyor.
Önceki teknolojik dönüşümlerin çoğu fiziksel emeği etkilerken yapay zekâ doğrudan zihinsel emeğin alanında. Muhasebeciler, gazeteciler, çevirmenler, yazılımcılar, hukukçular, araştırmacılar ve birçok beyaz yakalı çalışan ilk kez bu ölçekte otomasyon baskısıyla karşı karşıya.
Yapay zekâ yalnızca aynı zamanda muazzam bir değer üretme potansiyeli taşıdığından 200 yıl önceki soru yine gündemde. Bu değerin paylaşımı nasıl olacak?
Bugün üç farklı gelecek senaryosundan söz etmek mümkün.
Teknoloji oligarşisi devam ederse, yapay zekâ altyapısı birkaç küresel şirketin kontrolünde kalırken, veriler, algoritmalar ve bilgi işlem kapasitesi büyük teknoloji tekellerinde yoğunlaşabilir. Verimlilik artışlarının büyük bölümü şirket kârlarına ve hissedar gelirlerine dönüşür. Emek üretim sürecinde giderek daha zayıf bir konuma düşeceğinden ücretlerin milli gelirden aldığı pay gerilerken servet eşitsizliğinin daha da büyümesi kaçınılmaz olur.
Bugün görülen eğilimler dikkate alındığında sermayenin tercih ettiği yol büyük ölçüde bu.
İkinci senaryo sosyal demokrat düzeltme. Bu modelde yapay zekânın yarattığı verimlilik artışlarının bir kısmı kamusal mekanizmalar yoluyla yeniden dağıtılır. Güçlü vergilendirme sistemleri, eğitim yatırımları, aktif işgücü politikaları ve sosyal koruma programları aracılığıyla teknolojinin kazançları daha geniş toplumsal kesimlere aktarılmaya çalışılır.
Üçüncü senaryo ise yeni bir emek uzlaşması olabilir. Bu yaklaşımda tartışma yalnızca yeniden dağıtım meselesi olmaktan çıkar. Yapay zekânın yarattığı değerin mülkiyeti ve kontrolü doğrudan gündeme gelir. Çalışma sürelerinin kısaltılması, üretkenlik kazançlarının ücretlere yansıtılması, çalışanların teknoloji şirketlerinde daha fazla söz sahibi olması ve kamusal ya da kooperatif temelli yapay zekâ modelleri gibi öneriler öne çıkar.
Bu üç senaryodan hangisinin seçileceğinin belirlenmesi için de devletlerin yapay zekâyı insanları işsiz bırakmak için mi kullanılacağına yoksa insanların daha az çalışıp daha iyi yaşayabilmesi için mi değerlendireceğine karar vermesi gerekli.
Aslında önümüzdeki dönemin en kritik politik mücadelesi de burada şekillenecek.
Çünkü teknoloji kendi başına ne özgürleştirici ne de baskıcı. Toplumsal etkisi, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda kullanıldığına bağlı.
Kapitalizm son iki yüz yılda her teknolojik devrimi atlattı. Ancak bunu yalnızca “inovasyon” ile başarmadı. Her büyük krizde emek hareketlerinin baskısıyla yeni uzlaşmalar üretmek zorunda kaldı.
Yapay zekâ çağında da belirleyici olacak olan algoritmaların gücü değil, çalışanların bu yeni teknolojik düzen içinde ne kadar söz sahibi olacağı.
Yapay zekânın ne kadar değer yaratacağı değil, yaratılan değerin kime ait olacağı.