Varoluşsal savrulmanın romanı: “Su Fırtınası”
Varoluşsal savrulmanın romanı: “Su Fırtınası”
Romanda, kuruyan çayla birlikte köyün birlik algısı dağılır, insanlar güven duygusunu yitirmeye başlar. Çay kururken köy halkının da iç dünyası kurur. Sembol dünyasında kriz, dönüşüm, sarsıntı, içsel çatışma olarak tanımlanan fırtına, mevcut düzeni bozar ancak aynı zamanda yeni bir başlangıca basamak olur. Fırtına sonrasında hava temizlenir, doğa yenilenir. Roman başlamadan bizi ilk karşılayan alttaki aforizmadır.
“Söylediğimdir;
Ab-ı hayatı bulan odur ki sonsuza dek yaşar.
Ol sebepten insan, ömrübillah suyu arar.”
Esere basamak olan bu satırlar, yüklendikleri güçlü sembollerle, ne tür bir kitap okunacağı bilgisini verir gibidir. Mitik anlatı yapısına uygun yazılan romanda, yazarın kullandığı sembollerin ve arketiplerin, sıkça rastlanan motiflerle uyumlu olması, ortak hafızadan beslenen içsel bir sezgiyi düşündürür.
YUKARIYA DOĞRU AKAN NEHİR
Doğa imgeleriyle konuşan, insanlara yol gösteren Hüma Ana, sezgileri güçlü bir kadındır ve eserde “yukarıya doğru akan nehir” olarak tanımlanır. Yazar ona, yer çekimine aykırı, fizik yasalarına uymayan özellikler yükler. Akışı belirleyen, topluluğa yön veren Bilge Kadın olarak tanımlar. Sahip olduğu özellikleriyle ender rastlanan bir arketiptir ve yazar onu başarıyla mitleştirmiştir. “Hüma Kuşu”, Türk mitolojisindeki doğurganlık, bereket ve koruyucu tanrıça olarak değer görür. Asla yere konmayan, sürekli göklerde süzülen efsanevi bir “Cennet Kuşu”dur. “Hüma Ana” olarak nitelendiğinde vasıfları genişler, şefkat, kutsallık, talih ve yüceliği temsil eden özellikleriyle dişil bir koruyucu güce evrilir.
İNSAN VE DOĞA
Yukarıdaki “Söylediğimdir…” sözcüğüyle başlayan cümlelere dönersek, bir toplumun dirliğini (hayat, sağlık, geçim) koruyabilmesi “su”ya sahip olmasıyla mümkündür. İnsan varoluşunu sürdürebilmek için doğayla bütünleşmek ister, sürekli kaynak arar. Bu nedenle romandaki su arayışı sadece fiziksel değil, aynı zamanda varoluşsal bir arayıştır. Durgun suya atılan taşın yarattığı dalgalar gibi roman bu açılıştan aldığı güçle başlar ve metin halka halka genişler. Eserdeki güçlü metaforlardan biri olan “kuruyan çay”, önümüzdeki kırk elli yıl içinde gerçek hayatta sıklıkla tanık olabileceğimiz felaketlerden biri. Yerkürenin bazı bölgelerinde bu süreç ne yazık ki başlamış durumda.
Yazar, “su fırtınası” ve “kuruyan çay” metaforlarıyla evrensel sorunu ele alırken suyun kıtlığı ya da ulaşılmazlığı, sadece doğal bir felaket değildir. Çayın kuruması psikolojik ve sembolik bir kaybı işaret eder. Yaşam kaynağının kurumasıyla, köyün hayat merkezi çöker, topluluğun yapısı bozulur, insanlar güven duygusunu kaybeder… Hüma Ana içsel gücüyle halka, göç edeceklerini söyler ve topluluk buna uyum gösterir. Mitlerde ve psikolojik dönüşümlerde süreç çoğu zaman böyle başlar. Aşamaları aşağıdaki sırayla olur:
KOLEKTİF UMUT
Kuraklık (Çayın kuruması), Düzenin bozulması (Kriz), Rehberin ortaya çıkışı, Göç/ Yolculuk (Dönüşüm süreci), Yaşam kaynağının bulunması (Yeniden doğuş) Bu zincir, Jung felsefesi bağlamında bütünlüklü sembolik bir yapı ve dönüşüm anlatısıdır.
Bu döngünün sonunda suya ulaşırlar. Buldukları, onların bildiği eski su değildir, köy halkı da yolda değişmiş dönüşmüştür.
Eserde aslında üç farklı su sembolü çalışıyor. Doğadaki su (kuruyan çay) – iç su (Hüma yukarı akan nehir) ve yolda doğan Bebek Su. Bu ayrım fark edildiğinde Hüma karakterinin “yukarı akan nehir” metaforu çok daha derin bir anlam kazanıyor. Yolculuk sırasında doğan ve “Su” adı verilen çocuk, anlatının sembolik dokusunda yalnızca yeni bir hayatın başlangıcını değil, aynı zamanda geleceğe taşınan kolektif umudu da temsil eder. Bu açıdan bakıldığında Su Bebek topluluğa yön veren Hüma figürünün, gelecekteki sembolik devamıdır diyebiliriz. Ayrıca Su Bebek, doğanın suyundan önce kavuşulan Su’dur, ve doğumuyla henüz ulaşılamamış suyun müjdecisidir. Hüma geçmişten gelen bilgeyken, Su Bebek, yeni hayatın ve geleceğin sembolüdür. Yani yeni yaşam kaynağı, önce “insan” biçiminde ortaya çıkmıştır.
YENİDEN DOĞUŞ HİKÂYESİ
Yazının başında incelenen, yazarın o iki cümlesine geri dönersek, romanın sembolik yapısı şöyle özetlenebilir. Ab-ı hayatı bulan odur ki sonsuza dek yaşar → yaşam kaynağına sahip olan toplum ayakta kalır. Ol sebepten insan, ömrübillah suyu arar → varoluşunu sürdürebilmek için sürekli kaynak arar. Bu nedenle romandaki su arayışı fiziksel değil varoluşsal bir arayıştır. Söz konusu iki cümle, eserin sembolik anlamını neredeyse tek başına özetlemekte: İnsan yaşamını sürdürebilmek için suyu arar. Ama o, çoğu zaman yalnızca doğada değil, yeni bir hayat kurma iradesinde bulunur. Bu nedenle romandaki su arayışı, Jung penceresinden bakıldığında, sadece bir göç hikâyesi değil topluluğun yeniden doğuş hikâyesidir.
“Yolcu yolunda, kervan göçünde… Bir su kaynağı arıyorlar yerleşmek için…”
Bu sözlerle başlayan romanda, susuzluk çeken bir köyün halkı, zorunlu göçe karar verir. Suya ulaşmak ve bulduklarında oraya yerleşmek umuduyla tası tarağı toplayıp yola koyulurlar. Zorunlu göçler, topluluklar için coğrafi olarak yer değiştirmekten çok daha fazlasıdır. Bireyin bastığı toprakla, atalarıyla, sahip olduklarıyla ve hayalleriyle oluşturduğu dünyası dağılır, bildiği, alıştığı yaşam dinamikleri tuzla buz olur. Su Fırtınası başlamıştır! Jung felsefesinde su, yeniden doğuşun (yaşamın), arınmanın ve bilinçdışının sembolüdür. Arınma süreci çoğu zaman bir krizle başlar. Bir kaybın, hastalığın, göçün ya da kırılmanın ardından gelir. Yeni düzenin kurulabilmesi, eskisinin yıkılmasıyla mümkündür.
HEDEF YOKTUR AMA UMUT VARDIR
Romanda çayın kurumasıyla hayatın ritmi bozulur. Birey anlam ve güven duygusunu kaybeder, var oluşunu sorgulamaya başlar. Tüm köyün bu durumda olduğunu düşünürsek, kolektif ruhun da kuruduğunu düşünebiliriz. Arınmanın temsili olan suyun yokluğu, yenilenme olanağının da kaybı demektir. Akan su hayat verirken, kuruyan çay, durağanlık ve yaşamın tehlike altında olması demektir. Bireyin kimliği un ufak olur. Su yoksa aidiyet duygusu da yoktur! Göç hazırlığı başlar, eşyalar toplanır, köy halkı bilinmeze yürür. “Hedef yoktur ama umut vardır!” Yürünecek yol belirsizdir. Mitlerde belirsizlik kaos demektir. Kaos ürkütücüdür ama aynı zamanda yenileyici güce kaynaktır.
SEMBOLİK ÜÇLEME
Romanın önemli figürü Hüma Ana, “yukarıya doğru akan bir nehir” olarak tanıtılır. O, fizik yasalarına ve yerçekimine meydan okuyandır. Nehirler doğada aşağı akarken Hüma Ana yukarıyı hedefleyen, gerektiğinde akışa, olana, alışkanlıklara ve kadere teslim olmayandır. Kaynağına (yani saflığa) dönendir, bilgedir (yol gösteren), yolcudur, yeniden doğandır, annedir. Bu kahraman üzerinden Türk mitolojisine kapı aralanır. Hüma kuşuydu, Umay’dı, Zümrüdü Anka’ydı” sözleriyle tanımlanır. Hüma, talih ve yücelik sembolüdür; Umay Ana koruyucu bir ana ruh; Zümrüdü Anka ise yeniden doğuşun kuşudur. Sembolik üçlemeyle romanda Hüma Ana’nın mitik özellikleri perçinlenir.
Eserde paralel kurguyla Yusuf ve Sinan ise farklı bir katmanda ele alınır romanda. Biri “giden”dir diğeri gidemeyen yani “kalan”dır. Bu ikili üzerinden yazar yine aidiyeti ve hayal kırıklığını ince ince işlerken, diğer paralelde Ferhat ve Süsen üzerinden de aşkı, sevdayı işler.
Gönül Çatalcalı, yazdığı her sözcüğü ince ince düşünen, gereksiz söz kalabalığından, yinelemelerden, kaçınan bir yazar. “Su Fırtınası” eseri, adından başlayarak metaforlarla, arketiplerle ve sembollerle anlamı çoğaltılmış, derinlik kazandırılmış, destansı, bir romandır. Yazar, mitle gerçeği harmanladığı eseriyle, 2025 Yusuf Atılgan Roman Ödülünü kazandı.