Umut ve direniş yaşamın içinde

Tuğçe ÇELİK

33.Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül-4 Ekim arasında sinemaseverleri Adana’da buluşturacak. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda bu yıl 10 film yarışırken bunların beşi dünya prömiyerini festivalde gerçekleştirecek. Dünya Sineması programından özel seçkilere uzanan festival, yeni yapımlarla sinema tarihinin önemli örneklerini aynı programda bir araya getirecek.

Festivalin Program Direktörü Esin Küçüktepepınar’a göre bu yılki seçkide farklı tür ve anlatılar öne çıksa da filmleri birbirine bağlayan ortak bir ruh hâli var. Küçüktepepınar ile bu yılki seçkiyi, bağımsız sinemanın üretim koşullarını ve festivalin Dünya Sineması programını konuştuk.

Esin Küçüktepepınar/Program Direktörü

ZEMİN GİTTİKÇE KAYGANLAŞIYOR

Küçüktepepınar, seçkide yer alan eserlerde memleketin manzaraları ve dertleri üzerinden ortak bir hissiyatın şekillendiğini vurguluyor. Küçüktepepınar “Bu yıl da şahane bir çeşitlilik var. Şu anda ve burada olmakla ilgilenen filmler. Ortak noktaları ise memleket manzaraları ve dertleri üzerinden daha derin bir yerlere, evrensel duygulara ulaşmayı başarmaları. Dolayısıyla gerilim de eksik değil, kara mizah da. Ortak hissiyat ise arafta kalmışlık hâli sanki. Dünyada da böyle biraz, zaten her yer birbirine benzemeye başladı, ayaklarımızın altındaki zemin iyice kayganlaşıyor, benzer endişeler içinde debeleniyoruz. Bütün bunların genç sinemacılardan gelmesi de çok önemli. Bozkır veya şehir manzaraları ya da orta sınıfa ait bir apartman dairesi kişisel hesaplaşmalara sahne oluyor, hâl ve gidişata dair önemli ipuçları veriyor” diyor. 

Bağımsız sinemanın ekonomik koşullarına da değinen Küçüktepepınar, üretimdeki sınırlılıklarla yaratıcı anlatı arasında doğrudan bir ilişki kurulmasına ise mesafeli. Konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor: “Sinemamızın her şeye rağmen bu kadar üretici olması heyecan verici. Kurmaca seçkisinde de belgeselde de büyük çaba ve üretim var. Sayısız film izledik. Bu nedenle çok mutluyuz. Tabii ki ekonomik koşullar maalesef üretim biçimlerine yansıyor. Gelgelelim yokluğun illa da anlatıyı etkileyeceği düşüncesine çok yakın değilim. Asla ‘fakirlik yaratıcılığı kamçılar’ demiyorum ama sınırlamaları engel tanımamak da var. Belki klişe ama İran sineması ve yine 2000’li yıllarda yeniden yükselen Arjantin sinemasından gelen müthiş derinlikli filmleri hatırlıyoruz.”

ADANA’NIN KADİM SİNEMA KÜLTÜRÜ

Kentin köklü sinema kültürüne de dikkat çeken Küçüktepepınar ekliyor: “Adana’nın her zaman hazır bir seyirci kitlesi oldu, salonlar asla boş kalmaz, öylesine kadim bir sinema kültürü var. Sadece ulusal yarışma veya Cannes’dan, Berlin’den ödüllü taze filmleri kastetmiyorum. Belgeselinden dünya klasiklerine, adı memlekette hiç duyulmamış Kolombiyalı bir yönetmenin filmine kadar fark etmiyor. Seyircinin keşif ve merak duygusu hayranlık uyandırıcı. Böyle sinema kuyruklarını bir de Havana Film Festivali’nde görmüştüm. Ustalarla genç sinemacıları, ünlü klasiklerle yeni keşifleri bir araya getirmeye çalışıyoruz. Bu da program yaparken bize müthiş mutluluk ve güven veriyor.”

SÖMÜRGECİLİKTEN YERSİZ YURTSUZLUĞA

Dünya Sineması programının zenginliğine değinen Küçüktepepınar son olarak şunları söylüyor: “Pedro Almodóvar, Ryūsuke Hamaguchi, Lucrecia Martel, Paweł Pawlikowski gibi usta yönetmenlerin en yeni ve ödüllü filmleri var. Eğlence ve mizah eksik değil; Meksika’dan Irak’a genç yönetmenlerden yersiz yurtsuzluğumuza, sıkışmışlık hâlimize dair filmler de var. Ama bunlar çökük omuzlarımıza yük bindirmekten ziyade, ‘Yalnız değiliz; ümit ve direniş en beklenmedik yerden çıkabilir’ hissiyatı taşıyan filmler. Yan bölümlerimizdeki heyecan ise bambaşka. Örneğin ‘Denizden Gelenler’ seçkisinde iki başyapıt, Gillo Pontecorvo’dan ‘İsyan!’ (1969) ile Pedro Costa’dan ‘Vitalina Varela’ (2019). Homeros’un Odysseia destanından ilham alan bu çifte gösterim, sömürgeciliğin tarihsel kökleri ile günümüzdeki uzantıları arasında sarsıcı bir köprü kuruyor. Ocak ayında kaybettiğimiz Béla Tarr’ı başyapıtı ‘Karanlık Armoniler’ ile anacağız. 2019’da kaybettiğimiz benzersiz Jocelyne Saab anısına ‘Direniş ve Yıkım Arasında’ seçkisi yaptık. Saab, Orta Doğu sinemasının en cesur yönetmenlerinden ve savaşın ortasında bile tavizsiz bir sinema dili yaratmayı başarmış bir isim. Onun efsanevi Beyrut Üçlemesi ile Cannes’da yarışan ilk uzun metrajı ‘Bıçak Sırtı’, restore edilmiş kopyalarıyla programımızda. Sinematek iş birliğiyle ‘Drakula İstanbul’da’ gösterimi de kaçmaz.”

Programın detaylarını https://altinkozaff.org.tr/ adresinden inceleyebilirsiniz.

Başa dön tuşu