Brüksel ile Pekin masada, Türkiye arada

Brüksel ile Pekin masada, Türkiye arada
Sorunun temelinde Çin’in üretim modeli var. Devlet destekleriyle büyüyen Çin sanayisi otomobilden kimyasallara, makine ekipmanlarından güneş panellerine kadar birçok sektörde Avrupa üreticilerinin hem fiyat hem kalite rekabetini ellerinden almış halde. Volkswagen’in on binlerce kişiyi işten çıkarmaya hazırlanması, BMW’nin kârlılık tahminlerini aşağı çekmesi ve Avrupa genelinde sanayisizleşme tartışmalarının hızlanması tesadüf değil.
Üstelik mesele yalnızca ucuz Çin malları da değil. Avrupa bugün nadir toprak elementleri, yarı iletkenler ve birçok kritik ara mal açısından Çin’e önemli ölçüde bağımlı. Brüksel, rekabet etmekte çok zorlandığı Çin’e aynı zamanda üretim tedarik zincirleri açısından göbekten bağımlı halde.
Bu durum Avrupa’yı içinden çıkmakta zorlandığı bir ikilem içine kilitlemiş halde.
Bir yandan sanayisini korumak istiyor. Çin’in devlet destekli üretim modelini haksız rekabet olarak yorumluyor. Diğer yandan sert ticaret önlemleri alınsa bunun Çin’den misilleme getireceğini, Avrupa şirketlerinin Çin pazarına erişimini zorlaştıracağını ve kritik hammaddelerin tedarikini riske atacağını biliyor.
Bu nedenle AB’nin tercih ettiği yol ticaret savaşı değil, müzakere oldu.
Ekim ayına kadar sürecek görüşmelerde taraflar ticaret açığını azaltacak mekanizmaları, fikri mülkiyet haklarını, ihracat kontrollerini ve Dünya Ticaret Örgütü reformlarını ele alacak. Ayrıca ilk kez ortak bir ticaret izleme mekanizması kurulacak. Amaç, ticaret akımlarındaki ani sıçramaları tespit ederek sorun büyümeden siyasi düzeyde müdahale edebilmek.
Çin açısından bakıldığında ise masaya oturmanın gerekçesi farklı.
ABD’nin artan gümrük tarifeleri nedeniyle Avrupa pazarı Pekin için her zamankinden daha kritik hale geldi. Çin, Avrupa ile yeni bir ticaret savaşı yaşamak istemiyor. Çünkü dünyanın ikinci büyük ihracat pazarı olan Avrupa’yı kaybetmesi, zaten zayıflayan küresel talep ortamında Çin ekonomisi için ciddi bir maliyet yaratabilir.
Dolayısıyla iki tarafın ortak hedefi ilişkileri tamamen değiştirmek değil; sürdürülebilir hale getirmek. Avrupa sanayisini biraz daha korumak peşinde; Çin ise Avrupa pazarına erişimini mümkün olduğunca sürdürmek istiyor.
İşte Türkiye açısından kritik aşama da burada başlıyor.
Türkiye ihracatının yaklaşık %43’ünü Avrupa Birliği’ne yapıyor. Otomotiv, beyaz eşya, makine, elektrikli ekipman, tekstil ve kimya gibi sektörler Avrupa pazarına entegre olmuş halde. Aynı sektörler Çin’in son yıllarda AB içinde en agresif şekilde büyüdüğü alanlar arasında aynı zamanda. Başka ifadeyle, AB pazarında Türkiye ve Çin rekabette karşı karşıya durumda.
Eğer AB ile Çin arasında yeni bir denge kurulursa ve Çin mallarının Avrupa pazarına erişimi yeniden kolaylaşırsa, Avrupalı ithalatçıların Türk üreticiler yerine daha ucuz Çin ürünlerine yönelme ihtimali artabilir. Bu yalnızca ihracat rakamlarını değil, Türkiye’nin büyümesini, sanayi üretimini ve istihdamını da doğrudan olumsuz etkiler.
Üstelik Türkiye’nin bu rekabete girdiği dönemde maliyet avantajı da zayıflıyor. Yüksek finansman maliyetleri, düşük verimlilik artışı, teknoloji yatırımlarındaki yetersizlik ve sanayinin katma değer üretme kapasitesindeki sınırlılıklar Türk üreticisinin Çin karşısındaki rekabetini daha da zorlaştırıyor.
Dolayısıyla Brüksel ile Pekin arasındaki görüşmeleri yalnızca iki dev ekonomi arasındaki diplomatik bir temas olarak okumak hata olur. Avrupa yeni bir ticaret dengesi kurmaya çalışırken, Türkiye’nin bu denklemdeki yeri otomatik olarak garanti değil.
Son yıllarda Türkiye ekonomisinin en önemli büyüme dayanaklarından biri Avrupa’ya yapılan ihracattı. Eğer Avrupa ile Çin arasında yeni bir uzlaşma zemini oluşursa, Türkiye’nin mevcut ihracat modelini yeniden düşünmesi gerekecek. Rekabet gücünü teknolojiyle, verimlilikle ve yüksek katma değerli üretimle artırmayan bir ekonomi için bu yeni dönem önemli riskler taşıyor.
Brüksel ile Pekin arasında yürüyen müzakerenin sonucu yalnızca Avrupa ile Çin’in ticaretini belirlemeyecek. O masadan çıkacak kararlar, yarın Bursa’daki otomotiv fabrikasının siparişlerini, Gaziantep’teki tekstil ihracatçısının pazar payını ve Manisa’daki beyaz eşya üreticisinin rekabet gücünü de belirleyebilir. Türkiye açısından masada yalnızca Avrupa ile Çin’in ticareti değil, ihracata dayalı büyüme modelinin geleceği bulunuyor.