Tek adam rejiminde ihtiyarlara yer yok
Tek adam rejiminde ihtiyarlara yer yok
Açlık sınırını dahi görmeyen emekli aylıklarını hedefine koyan Bilal Erdoğan, EYT üzerinden “Nasıl oluyor da 45 yaşında EYT’den emekli olmuş bir insan, devlet bana geçinecek kadar emekli maaşı versin diyebiliyor? Bunu nasıl içine sindirebiliyor? Başka yerde adam 60-65 yaşında çalışıyor, 70 yaşında Amerika’nın gavuru masalara servis yapıyor” diyerek emekliliği “tembellik” olarak tanımladı.
Veriler, ne gençlerin ne de yaşlıların barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılayabildiğini ortaya koydu. TÜİK’in “İstatistiklerle Aile” bültenine göre, yoksul hanelerle paylaşımlı evler artıyor.
Bugünün BirGün’ü
YAŞLILAR EV ARKADAŞI OLDU
Genellikle çalışan gençlerin ve öğrencilerin tercih ettiği “paylaşımlı evde yaşam” giderek yayılıyor. Çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının oranı yükseldi. Aralarında eş, anne-çocuk veya baba-çocuk ilişkisi olmayan fertleri içeren; diğer bir ifadeyle çekirdek aile bulunmayan birden fazla kişiden oluşan hanehalklarının oranı 2014 yılında yüzde 2,1 iken 2025 yılında yüzde 3,3’e yükseldi. Oranın artışında, yetersiz aylıklarla barınma krizini derin yaşayan yaşlıların, ev arkadaşlığı yapmak zorunda kalması da etkili oldu.
Verilere göre ülkede evlerin yüzde 26,1’inde, yani 7 milyon 46 bin 560 hanede en az bir yaşlı yaşıyor. Toplam tek kişilik haneler incelendiğinde, bu hanelerin yüzde 33,2’sini tek başına yaşayan yaşlılar oluşturuyor. Yaşlı kadınlar, erkeklere göre daha yalnız, tek başına yaşayan yaşlıların yüzde 73,5’ini kadınlar, yüzde 26,5’ini ise erkekler oluşturuyor.
Ekonomik krizin pençesindeki gençler aile yanından ayrılamıyor. 25-29 yaş grubundaki hiç evlenmemiş 3,5 milyon gencin yaklaşık yüzde 70’ine denk gelen 2,45 milyon kişi halâ anne veya babasıyla aynı evde yaşıyor.
Yaşlıların çocuklarıyla olan fiziksel mesafesi, bakım ve sosyal destek açısından kritik bir gösterge niteliği taşıyor. Veriler, yaşlı bakımının hâlâ ailenin bireyleri üzerinde olduğunu gösteriyor. Yaşlıların yüzde 37,9’u en az bir çocuğu ile aynı adreste yaşıyor. Yüzde 5,9’u çocuğu ile aynı binada, yüzde 6,8’i aynı cadde veya sokakta yaşıyor.
Bilal Erdoğan, “70 yaşında garsonluk yapmayı” öğütlerken her yıl ileri yaştaki onlarca işçi çalışırken iş cinayetlerinde yaşamını yitiriyor. Sosyal desteklerden mahrum bırakılan, sefalete mecbur edilen emekliler iş kuyruğunda. Forum Enstitüsü’nün emekli yoksulluğu araştırması, ileri yaşta borçlu ve yoksul yaşlıların durumunu gözler önüne serdi. Araştırmaya göre emeklilerin yüzde 89’u çalışmadan temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağını söylerken emeklilerin yüzde 76’sı ise alıkları artsa çalışmayı bırakacağını belirtti. Rapora göre emekliliğin yeni adı “eksik gelir rejimi.” Emeklilerin yüzde 76’sı ısınma giderlerini dahi karşılayamaz halde.
Rapor ayrıca, kadınlar için yaşlılığın ev içi görünmeyen emekle “krizi aşmaya çalışma dönemi” olduğunu ortaya koyuyor. Emekli yoksulluğunun telafisi, ileri yaşta kadınların ücretsiz emeğiyle sağlanmaya çalışılıyor. Emekli kadınların yüzde 73,9’u, gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor.
GENİŞ AİLELERDE YOKSULLİK RİSKİ DAHA FAZLA
TÜİK’e göre ülkede resmi yoksul nüfus oranı yüzde 20,6. Her 5 kişiden biri yoksul. Geniş ailelerde yaşayanlarda yoksulluk oranı yüzde 27,1’e kadar çıkarken bu oran tek kişilik hanelerde yüzde 9,8’e kadar düşüyor.
Yoksulluğu, akan damları, çürük binaları resmi veriler de gizleyemiyor. Nüfusun yüzde 28,8’inin konutunda, sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi gibi sorunlar, yüzde 27,9’unun izolasyondan dolayı ısınma sorunları, yüzde 22,1’inin trafik veya sanayi atıklarının neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar yaşıyor. Verilere göre tek başına yaşayanlar da artışta. 2014 yılında yüzde 13,9 olan tek kişilik hane halklarının oranı, 2025’te yüzde 20,5’e yükseldi. Buna göre her 5 haneden birinde bir kişi tek başına yaşıyor. Ülkede hanelerin yüzde 11,3’ünü tek ebeveyn ve çocuklardan oluşan aileler oluşturuyor. Bu hanelerin yüzde 8,5’inde anneler ve çocuklar, yüzde 2,8’inde ise babalar ve çocuklar birlikte yaşıyor.
***
YAŞLILAR DAHA YAŞLILARA BAKMAK ZORUNDA
Prof. Dr. Gülay Toksöz:
Türkiye’de ortalama yaşam süresinin uzamasına bağlı olarak yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı artıyor. Bu, dünyanın bir çok ülke ve bölgesinde gözlenen bir olgu. Yaşlanmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri, hanehalkları içinde yalnız yaşayan yaşlıların oranının yükselmesi ve bu kesimde kadınların daha ağırlıklı paya sahip olması. Bu duruma nüfusun giderek yaşlanan ve kendisi de sağlık sorunları yaşamaya başlayan bir kesiminin kendinden daha yaşlı aile bireylerine bakmak zorunda kalması eşlik ediyor.
Ortalama emeklilik ödemelerinin 20 bin TL’nin biraz üzerinde olduğu koşullarda maddi olarak tek başına yaşamını sürdüremediği için çocuklarıyla birlikte yaşamak zorunda kalan yaşlıların durumu “Aile Yılı”, “Aile Haftası” ilan ederek iyileştirilemez. Bunun yerine kendi evlerinde bakılmak isteyenlere “bakım desteği” sunulması, kurumsal bakım hizmeti almak isteyenler için yeterli sayıda huzur evi ve bakım evi açılması gerekiyor. Nitekim araştırmalara göre kurumsal bakımı seçen yaşlıların oranı yüzde 29’la aileyle yaşamayı seçen yaşlıların oranıyla aynı. Evde bakım da yüzde 27 ile bunun hemen ardından geliyor. Ancak yetkili kurumlar sorunun ciddiyetini görmezden geliyor. Bütün ömrünü evde önce çocukların bakımıyla geçirmiş kadınlardan yaşlılık yıllarında hiçbir destek hizmeti sunulmadan kendi yaşlı anne babalarına bakmaları bekleniyor. Onların yaşadığı tükenmişlik durumu göz ardı ediliyor. Aileyi yaşlı bakımından sorumlu tutan politikalar ile sosyal bir devlete ait olması gereken sorumluluklardan, buna yönelik kaynak tahsisinden ve hizmet üretiminden kaçınılıyor.
Özetle aile ve nüfus politikalarının kadınlardan daha fazla çocuk doğurmalarını beklemek yerine bakım hizmetlerinin daha adil paylaşımı için çocuklar ve yaşlılar için daha fazla kaynak ayırması ve yatırım yapması gerekiyor.
***
AİLEYİ DEĞİL YAŞAMI MERKEZE ALAN SOSYAL POLİTİKA ŞART
Dr. Coşku Çelik:
Aile yalnızca belli değerlerin sürdürülmesi için gerekli değil, daha önemli bir işlevi var: ekonomik krizin yükünün emekçilere devredildiği alan aile. İşsiz kalan gençler aile evine dönüyor, yaşlı bakımını kadınlar üstleniyor, çocukların eğitim ve beslenme maliyetleri hane içinde çözülmeye çalışılıyor. Devlet sosyal harcamaları kısmaya devam ederken bakım yükü ailelerin omzuna yıkılıyor.
Ancak tam da yine bu koşullar nedeniyle aile merkezli politikaların toplumsal karşılığı giderek zayıflıyor. Çocuk yetiştirmenin maddi koşulları son derece ağır. Barınma krizi geniş kesimler açısından kalıcı hale geldi. Büyük şehirlerde kira fiyatları birçok emekçi için gelirinin çok büyük kısmını tüketiyor. Gıda fiyatlarındaki sürekli artış, çocukların sağlıklı beslenmesini bile ciddi bir ekonomik meseleye dönüştürüyor. Eğitim ise en yüksek enflasyon kalemlerinden biri haline gelmiş durumda. Dolayısıyla aile yılı veya aile temeli gibi politikaların da maddi olarak altı boş kalıyor.
Bugün iktidarın sunduğu çerçeve ise bu krizleri çözmek yerine aileyi yeniden disipline etmeye odaklanıyor. İhtiyaç duyulan şey aile değil, yaşam merkezli bir sosyal politika perspektifi. Bakımı kadınların özel sorumluluğu olmaktan çıkarıp toplumsal bir hak ve kamusal sorumluluk olarak yeniden örgütlemek gerekiyor. Yerel ölçeklerde kamu kreşlerinin yaygınlaştırılması, yaşlı ve engelli bakım hizmetlerinin kamusal biçimde sunulması, kamusal gıda tedarik mekanizmaları ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi şart.
Bugün yaşanan kriz “aile krizi”nden çok toplumsal yeniden üretim krizidir. Ve bu kriz aile politikalarıyla değil, bakımın toplumsal olarak örgütlendiği kamucu politikalarla aşılabilir. İhtiyaç duyulan şey aileyi kutsayan değil, insanların onurlu, eşit ve güvenceli bir yaşam kurabilmesini mümkün kılan bir toplumsal düzen perspektifidir.
***
İKTİSADİ VE MEKANSAL KOŞULLARI TARTIŞMAK ŞART
Dr. Deniz Ay:
Milli Aile Haftası’na özel olarak hazırlanan bir bültende hanehalkı büyüklüğündeki düşüşe vurguyu tartışmayı önemli görüyorum. Hanehalkı büyüklüğünün azalıyor olmasını boşanmalarla, tek ebeveynlerle açıklamak Aile Yılı söylemi etrafında şekillenen baskıcı politik öncelikleri destekliyor olabilir. Ancak somut gerçeklikler üzerinden ve bu önemli toplumsal dönüşümü mekansal boyutları dikkate alarak değerlendirmemiz, ‘kolektif sorunu’ daha gerçekçi tanımlamamızı sağlayacaktır.
Bu mekansal yaklaşımın birinci boyutu olarak hanelerin yaşadığı mekanlar olarak konutu, yani barınma koşullarını düşünmemiz gerekir. Türkiye’de muazzam bir açık olan sosyal konut ihtiyacına TOKİ aracılığıyla müdahale ediliyor. TOKI senelerce yoksul konutları olarak, 45-55 metrekare kadar 1+1 evler üretti, 2+1 konutlar daha yakın zamanda ‘yoksul’ konutları kategorisinde sunulmaya başlandı. Özellikle düşük gelir grubundaki yurttaşlar için düşük metrekareli konutlar, hane büyüklüğünü de dayatan bir koşul.
Enflasyonun en yüksek olduğu harcama kalemlerinin başında konut geliyor; yeni üretilen konutların fahiş fiyatlarına rağmen artık neredeyse standartlaşan 1+1, 2+1 büyüklüğünde üretilen konutları inşaat sektörü senelerce ‘talep bu yönde’ diyerek meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa daha küçük konut üretimi talep yönlü değil, kentsel arazi rantından en yüksek kâr marjını yakalamaya çalışan arz yönlü bir dayatma. Temel ihtiyaçların maliyetleri bu kadar artarken insanlar neden daha az ve daha geç çocuk sahibi oluyor diye sorgulamak iktisadi olarak da sosyal politika açısından da tutarlı değil.
Hanelerin küçülmesiyle ilgili mekânsal yaklaşımın ikinci boyutu kır-kent ayrımında. Tek kişilik hanelerin ağırlıkta olduğu yerler aynı zamanda yaşlı nüfusun da yoğunlukta olduğu iller. TÜİK Bülteni bize kır-kent arasındaki mekânsal dağılım ayrımı vermiyor ancak yapılan araştırmalardan biliyoruz ki yaşlı nüfusun yoğunluğu kırda, kentlerde olduğundan daha da yakıcı bir sorun: Üretim araçlarından koparılan kır nüfusu çocuğunu okula göndermek, yaşamsal ihtiyaçlarını kazanmak için ücretli işgücüne katılmak için kentlere göç etmek zorunda bırakıldıkça geride yalnızca yaşlı nüfus kalıyor. Yani propaganda malzemesi yapıldığı gibi, kadınların ücretli işgücüne katılması değil, üretim araçlarından koparılan kırsal nüfusun kendini yeniden üretememesinin nedenlerini konuşmamız gerekiyor.
Eğer Aile Yılı kapsamında düşen doğum oranları, küçülen haneler konuşulacaksa bunların iktisadi ve mekânsal koşullarını yaratan politika tercihlerini görünür kılmak gerekiyor. Yoksullaştıran ve yalnızlaştıran yapısal dinamikler de bireylerin tercihinin sonucu değil, sebebi.