Rahimden rejime sorgulama

Rahimden rejime sorgulama

Sahnede hamile kadınları Cansunur Şimşek, Didem Aygün, Gizem Eskiduman ve Çilem Avunç Sağlam canlandırırken, otoriteyi temsil eden karaktere Derya Keyf hayat veriyor. Eser, doğum sürecini biyolojik bir olay olmaktan çıkarıp yönetsel bir prosedüre dönüştüren bir sistem tasviri kuruyor. Hamileliğinin son evresindeki kadın karakterler, kapalı ve denetimli bir değerlendirme sürecinden geçirilirken sahnedeki gerilim ideolojik bir zemin de kazanıyor. Böylece metnin merkezine şu soru yerleşiyor: Yaşamın başlangıcına ilişkin karar bireye mi, aileye mi, devlete mi, yoksa bir üst kurula mı aittir?

‘ÜÇ ÇOCUK’ SÖYLEMİ

Oyunun kurduğu distopik yapı Türkiye’de son yıllarda güçlenen doğurganlık ve aile merkezli politik söylemlerle birlikte düşünüldüğünde daha katmanlı bir anlam kazanıyor. AKP iktidarı döneminde sıkça dile getirilen “üç çocuk” çağrıları ve “Aile Yılı” vurguları, üremeyi ve aile yapısını kamusal hedef alanına yerleştiren bir söylem kuruyor. Bu dil doğrudan hukuki bir zorunluluk üretmese de makbul aile, makbul ebeveynlik ve makbul gelecek tasavvurunu tanımlayan güçlü bir yönlendirme yaratıyor.

Doğum, tam da bu norm üretiminin ileri bir aşamasını, yani normun ölçme ve eleme mekanizmasına bağlanmasını distopik bir büyütme tekniğiyle sahneye taşıyor. Teşvikten denetime uzanan hattın sertleşmiş bir modelini kurarak güncel sloganların kendisini değil, o sloganların dayandığı yönetim mantığını tartışmaya açıyor.

KAMUSAL MESELE

Oyun, politik tiyatronun klasik sorusunu yeniden hatırlatıyor: İktidar yalnızca yasalarla mı işler, yoksa bedenlerin ve hayatların yönetimi üzerinden mi kurulur? Yani devletin yalnızca toprakları değil, nüfusu; yalnızca hukuku değil, yaşamın kendisini yönetmeye yönelmesi mümkün müdür? Doğum tam da bu kırılma noktasını sahneye taşır: Rahim bir anda kamusal bir meseleye dönüşür.

Bu açıdan bakıldığında oyun yalnızca bir distopya anlatısı değildir; aynı zamanda beden politikaları üzerine kurulu bir düşünce deneyidir. Kadın bedeni, sahnede hem biyolojik hem siyasal bir alan olarak görünür hâle gelir. Karakterlerin karşı karşıya kaldığı prosedürler yalnızca bireysel bir kaderi değil, iktidarın yaşam üzerindeki tasarruf iddiasını da temsil eder.

Rejide tercih edilen kapalı alan hissi, konuşma ritmi ve kesintili karar anları bireyin sistem karşısındaki pazarlık gücünü sürekli sorgulatıyor. Soğuk işleyen mekanizma ile kırılgan insan bedeni arasındaki karşıtlık, oyunun hem görsel hem düşünsel omurgasını oluşturuyor. Seyirci açısından ise gerilimi ve bilinmezlik duygusu yüksek bir oyun ortaya çıkıyor. Sahneye yerleştirilen ekranlar ve oyuncuların kurduğu ritim, birden fazla uyaran yaratarak izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Görsel ve işitsel katmanların üst üste binmesi, sahnedeki gerilimli atmosferi daha da yoğunlaştırıyor. Oyun, bugünün siyasal söylemlerinin cisimleşmiş distopik bir versiyonunu sahneye taşıması bakımından yoğun bir gerilim hattı kuruyor.

Aile ve doğum söylemini kutsal bir toplumsal görev anlatısından çıkarıp politik bir müzakere alanına taşıyan Doğum, 24, 25, 26 ve 28 Mart tarihlerinde Ankara’daki Akün Sahnesi’nde seyircilerin karşısında olacak.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu