Staj değil, ucuz emek çarkı

Elbette farklı soru önergelerinde farklı veri setleri kullanılmış olabilir. Kapsam, kayıt yöntemi veya tarih aralığı değişmiş olabilir. Fakat kamuoyunun bilmesi gereken tam da budur: MESEM’deki iş kazalarının gerçek bilançosu nedir?

Çünkü ortada çocukların hayatını ilgilendiren bir mesele var. MESEM’in amacı, teorik eğitim ile işletmelerdeki uygulamalı eğitimi birleştirmek. Sistemde öğrenciler haftanın bir veya iki gününü okulda, üç veya dört gününü ise işletmelerde geçiriyor. Bazı programlarda işletmedeki eğitim süresi daha da yoğunlaştırılabiliyor. MEB de öğrencilerin gerekli önlemlerin alınması koşuluyla tehlikeli ve çok tehlikeli işyerlerinde mesleki eğitim alabileceğini belirtiyor.

Burada kritik nokta şu: Bir öğrenci haftanın dört gününü işletmede geçiriyorsa, oradaki işçi sağlığı ve iş güvenliği artık eğitimin yan konusu değildir. Eğitimin kendisinin temel koşuludur.

MEB, MESEM’e yönelik “çocuk işçiliği” ve “ucuz işgücü” eleştirilerini kabul etmiyor. Bakanlığın yaklaşımına göre amaç, öğrenciyi üretim süreçlerinde ucuz işgücü olarak kullanmak değil; teorik ve pratik eğitimi birleştirerek mesleki beceri kazandırmak ve iş sağlığı ve güvenliği kültürü oluşturmaktır.

Bu yaklaşımın eğitim açısından savunulabilir tarafları elbette var. Türkiye’nin nitelikli ara eleman ve mesleki eğitim sorununu çözmesi gerekiyor. Gençlerin bir meslek edinmesi, okuldan çalışma hayatına geçişlerinin sağlıklı biçimde kurulması önemli. Mesleki eğitime karşı çıkmak, bu nedenle doğru bir yaklaşım olmaz.

Ama tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Meslek öğrenmek ile çalışmak arasındaki sınırı nasıl koruyacağız?

Bir öğrencinin işyerinde bulunması tek başına sorun olmayabilir. Sorun, öğrencinin eğitim amacıyla bulunduğu işyerinde üretimin ihtiyaçlarına göre kullanılan bir işgücüne dönüşmesi ve bunun sonucunda iş sağlığı ve güvenliğinin ikinci plana itilmesidir.

MEB’in kendi verileri de bu sorunun ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.

Bakanlık, 2024 sonuna kadar 253 bin 940 işletmenin incelendiğini ve 23 bin 252 işletmeyle yapılan sözleşmenin uygun bulunmadığı için sonlandırıldığını açıkladı. Ancak aynı açıklamada, bugüne kadar iş güvenliği ihlali gerekçesiyle doğrudan feshedilmiş bir MESEM kurumsal protokolü bulunmadığı da belirtildi.

İşte burada durup düşünmek gerekiyor. Eğer yüz binlerce işletme denetleniyor, on binlerce işletmeyle sözleşme feshediliyor, buna karşın iş güvenliği ihlali nedeniyle feshedilmiş bir MESEM protokolü bulunmuyorsa, sistemdeki sorunun nerede başladığını yeniden tartışmak gerekiyor. Çünkü iş kazalarının sayısını artıran şey yalnızca işletmenin evrak üzerindeki uygunluğu değil, işyerindeki gerçek çalışma koşullarıdır. Gözetimdir, eğitimdir, risk değerlendirmesidir, kişisel koruyucu donanımdır, çocuğun yaptığı işin niteliğidir. Ve en önemlisi, işyerinde üretim baskısı ile eğitim amacı arasındaki dengedir.

Bir başka tartışma da ölüm sayılarına ilişkin.

MEB’in haziran ayında açıkladığı verilerde 2016’dan bu yana 13 öğrencinin yaşamını yitirdiği belirtilirken, İSİG Meclisi kendi saha çalışmalarında 2023’ten bu yana en az 20 MESEM öğrencisinin çalışırken hayatını kaybettiğini açıklamıştı.

Şimdi yeni MEB verisinde yalnızca 2025 ve 2026 yıllarında 37 ölümden söz ediliyor.

Bu nedenle tartışmayı yalnızca “Kaç çocuk öldü?” noktasına sıkıştırmak da yeterli değil.

Asıl soru şu olmalı: Neden farklı resmi açıklamalarda bu kadar farklı rakamlarla karşılaşıyoruz?

Ve daha önemlisi: Türkiye’de MESEM öğrencilerinin işyerlerinde karşı karşıya kaldığı riskleri eksiksiz biçimde gösteren, düzenli, şeffaf ve kamuoyuna açık bir veri sistemi neden yok?

Çünkü sayıların değişmesi, hayatını kaybeden çocukların gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik mesele yalnızca ölümle sonuçlanan kazalar da değil. Binlerce iş kazası, yaralanan, hastaneye kaldırılan ve çalışma hayatına daha çocuk yaşta ağır bir deneyimle başlayan öğrenciler anlamına geliyor.

Burada devletin görevi yalnızca “işletmeleri denetlemek” olmamalı.

Devlet, eğitim verdiği öğrencinin hangi koşullarda çalıştığını bilmeli; hangi işi yaptığını izlemeli; hangi risklerle karşı karşıya olduğunu takip etmeli ve bir kaza meydana geldiğinde bunun nedenini kamuoyuna açık biçimde ortaya koymalıdır.

Mesleki eğitim elbette gereklidir. Ama mesleki eğitim, çocuğun işyerindeki varlığını meşrulaştıran bir şemsiye olmamalı. Tam tersine, çocuğun işyerinde bulunmasının gerekçesi eğitimse, bütün sistem o çocuğun güvenliği etrafında kurulmalı. Bir çocuğun meslek öğrenmesi toplum için kazanımdır. Bir çocuğun meslek öğrenirken ölmesi ise “talihsiz bir iş kazası” denilerek geçiştirilemeyecek kadar ağır bir çalışma hayatı sorunudur.

O nedenle artık tartışmamız gereken soru “MESEM olsun mu, olmasın mı?” değil. Daha zor ve daha önemli bir soru: MESEM olacaksa, çocukların eğitim hakkını işletmelerin işgücü ihtiyacından nasıl koruyacağız? Bu sorunun cevabı, sistemi ucuz işgücü deposu olarak gören zihniyeti kökten değiştirmekten ve denetimleri kâğıt üstünden çıkarıp sahaya indirmekten geçiyor.

Başa dön tuşu