Sığınak

Sığınak
Bir bölümünde sadist bir prens, sirkteki bir kadına saldırdığında bizim Gezgin Şövalye ona dersini verdiği için tutuklanır. Kendisini yargılayanlara, şövalye yemininde bütün masumları, kadınları ve çocukları korumak olduğunu hatırlatır. Bu yemin bütün şövalyeler için geçerli değil midir? Ne var ki bazı şövalyeler güç ve utanç arasında bir ikilem yaşar. Prens’in yanında yer alanlar alacakları ödüller için, Gezgin Şövalye’nin yanında olanlar ise yalnızca onurları için dövüşecektir.
Utanç ile onur ilişkisini aynı eksenin iki ucu gibi düşünebiliriz. Utanç, insanın bir bakış altında yakalanmasıyla, yani “Nasıl görünüyorum?” sorusuyla ilgilidir. Onur ise insanın kendisiyle yaptığı sessiz anlaşmaya dayanır: Kendimle ne yapabilirim, ne yapamam? Onurlu insan başkasının bakışını tümüyle reddetmez ama ona teslim de olmaz. Onur, utancın dönüştürülmüş hâlidir. Gezgin Şövalye’nin yanında yer alan biri, utancını onuruyla aşmıştır. Utanma olmasaydı, onurlu insanlar da olmazdı. Ortaya çıkan bu skandal, onurun parayla, güçle ya da soylulukla bir ilgisi olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Asıl mesele ise kolektif utançtır; Gazze’de ve daha pek çok örnekte görülebileceği gibi. Utanç her zaman suç işleyene yapışmaz; çoğu zaman suça tanık olanlara dağılır. Festival alanında Gezgin Şövalye’yi izleyen halk ve şövalyeler, bu utançla ya inkâr ederek ya da taraf değiştirerek baş eder. Prens’in yanına geçenler, utancı inkâr etmeyi seçer. İstifa edip parti değiştiren siyasetçiler gibi.
Gezgin Şövalye başlangıçta onurlu bir şekilde tek başınadır. Oysa o olaydan önce soylular karşısında ezik duran bu şövalye, mesele onur olunca dimdik durur; geri adım atmaz. Sonunda hayatını kaybedeceğini bilse bile. O gece atıyla dertleşir, korkusundan ve her şeyi mahvetmiş olabileceğinden söz eder. Ama bu zayıflık, meydana çıktığında güce dönüşür.
Dizinin o bölümü, onurun alkışla değil sessizlikle birlikte geldiğini düşündürüyordu. Gezgin Şövalye bunu alkış almak için yapmıyordu; bildiği başka bir yol yoktu. Hatta arkadaşları ona kaçabileceğini hatırlatmışlardı. Kaçarsa yaşayacağı şey utanç olmayacaktı; ama kendisiyle bağı kopacaktı.
Gezgin Şövalye’nin dünyasında yaşananlar böyleydi. Bu dünyada onur çoğu zaman görünmezlikle cezalandırılır; ne bir alkış gelir ne de açık bir saldırı… Sadece bir sessizlik çöker ve onur, bu sessizliğin içinde kendi başına kalır. Dünya onu yok sayarak cezalandırdığını sanır, oysa onur zaten dünyanın bakışından feragat etmektir. Belki de bu yüzden onur çağrıları çoğu zaman romantik gelir; çünkü bedelinden söz edilmez. Oysa onurlu insanlar yok değil. Ama çoğunluk, doğru olanı değil, katlanılabilir olanı seçer; bunu da akılcı olduğuna inanarak yapar.
Utançtan kaçmak insanı özgürleştirmez; sadece taraf değiştirir. Onur ise özgürlük vaat etmese de insanın kendisiyle kalabileceği bir yer açar. Kendisinden kaçmak zorunda kalmayacağı bir sığınak…