Muhtemelen 4 kişinin bildiği demokratikleşme teklifi
Muhtemelen 4 kişinin bildiği demokratikleşme teklifi
Çok muhtemel ki “sürecin mimarı” sıfatıyla Devlet Bahçeli de teklifin içeriği konusunda bilgi sahibidir. Dün de imzasını attı. Müsaade olursa biz de Bahçeli’nin adını ekleyelim ve Çandar’ın verdiği sayıyı 3’ten 4’e çıkaralım. Yani süreç için çıkarılmak istenen yasayı şu an muhtemelen 4 kişi biliyor (Belki ortama alışsın diye Kemal Kılıçdaroğlu’na da bilgilendirme yapılmıştır).
Olabilir tabii, devlet işi ne de olsa… Şeffaflık her zaman mümkün olamıyor. Lakin demokratikleşme konusunda bu kadar iddialı sözler dile getirilince insan daha fazlasını beklemiyor değil! Neticede Cumhuriyet kurulalı 103 sene olmuş, hem ülke hem dünya epey bir değişmiş. 21. yüzyılda demokrasi denince akla biraz daha tartışma kültürü, çok seslilik ve katılımcılık vs. geliyor.
Sürekli şiddetin kol gezdiği, toprağına cenaze üstüne cenaze defnedilen, gözyaşlarının dinmediği bir memlekette yaşamaktansa, en azından savaşın olmadığı, silahların sustuğu ve kan dökülmeyen bir ülkede yaşamak tartışmasız şekilde daha iyidir. Bununla birlikte ne olup bittiğini de iyi anlamak ve anlatmak gerekir.
Daha önce de söyledik, tekrarlayalım. Bu, demokratikleşmeyi hedefleyen bir süreç değil; iktidar bloku ile Kürt hareketinin liderliği arasında varılan karşılıklı çıkara dayalı bir uzlaşı. Öcalan başta olmak üzere Kürt hareketinin lider kadroları bu uzlaşıyı Kürt sorununun çözümünde bir ilerleme olarak görüyor ve bu nedenle sahipleniyor. Kürt hareketinin liderliği, ülkedeki siyasi baskıları ve halkın geçim krizini ise başat bir mesele olarak değerlendirmiyor. Bunda kendileri açısından abes bir vaziyet yok. Zira 27 yıldır hapiste olan bir örgüt lideri ile hayatını silahlı mücadele koşullarında geçirmiş kadrolardan kendi davalarının önüne başka bir şey koymalarını beklemek mantıklı olmaz.
Ancak ülkenin gerçek bir demokrasi isteyen, özgürlük, eşitlik ve adaletten yana olan milyonlarca yurttaşı siyasete böyle yaklaşmak zorunda değil. Buna DEM Parti’nin seçmen tabanı da dahil. Evet, Kürt sorunu Türkiye’nin en yakıcı tarihsel sorunudur ama bu sorun, ülkeyi demokrasiden uzaklaştıran ve halkı yoksulluğa mahkûm eden bir aklın, iktidar süresini uzatma hedefinin enstrümanı yapılmamalıdır. Bundan düzenin egemenleri dışında kimse kazançlı çıkmaz.
İktidar yeni çözüm süreci ile bir önceki dönemin muhalif blokunu dağıtabileceğini ve buradan Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığı yolunda yeni anayasa için bir eşik yakalayabileceğini düşünüyor. Kısmi başarı sağladığı söylenebilir. Süreçle birlikte DEM Parti’nin odağı değişti ve muhalif dinamiği baskılandı. Partinin, daha net ifadeyle parti içinde yetkili kılınan siyasi aktörlerin süreç kapsamındaki rolleri de çok sınırlı. Süreç esas olarak Öcalan ile iktidar arasında yürütülüyor ve DEM Parti’nin gidişatı değiştirebilecek herhangi bir inisiyatifinin bulunmadığı anlaşılıyor.
Ayrıca iktidar, bu kez çözüm için uygun bir iklim olduğunu düşünüyor. Bölgede şartların lehte olduğu, ABD ve diğer güçlerin süreci desteklediği ifade ediliyor. Bunlar yanlış sayılmaz. Fakat iktidarın önünde bir önceki çözüm sürecine kıyasla farklı türden engeller var ve bunlar doğrudan sürecin kendisiyle değil iç politikadaki dengelerle ilgili. Daha net ifadeyle söylersek, süreç dolayımında oluşturulacak siyasi dağılımın istenilen şekilde olup olmayacağıyla ilgili…
Bugün Kürt sorunu bağlamında şeytanlaştırılabilecek bir özne ya da ana muhalefet yok. Amiyane tabirle karşı kaldırımda artık bir “öcü” durmuyor. Hatta iktidardan daha ilerici bakan, sorunu kabul edip çözümü konuşmaya istekli bir muhalefetin varlığından bahsedebiliriz. İktidarın tek avantajı, devlet mekanizmasını kontrol etme ve vadettiğini gerçekleştirebilme gücü; ancak bu aynı zamanda bir dezavantaj. Çünkü Erdoğan iktidarı, aynı zamanda toplumda ülke yönetimine dair oluşan memnuniyetsizliğin de muhatabı konumunda. Dolayısıyla Kürt hareketinin liderliğiyle tepede mevcut sürece devam edilse bile bu, bugüne kadar Kürt hareketiyle pozisyon almış muhalif demokratik tabanın süreç etrafında konsolide edilebileceğinin garantisini vermiyor.
Sürecin demokratikleşme içermediği ortada olsa da meseleye doğru yerden yaklaşan bir muhalefet perspektifini savunmak şart. Reddiyeci ve şoven itirazların, aslında rejimin istediği türden bir ortamı yaratacağı unutulmamalı. Yanlış tepki, hedeflenen yarılmayı beraberinde getirecektir. Muhalefetin ana omurgası bunun farkındaymış gibi görünüyor. Bunun da ötesinde zaten Kürt sorununu reddetmek, Kürtlerin demokratik taleplerine sırt çevirip görmezden gelmek politik ve etik açından doğru bir yaklaşım olamaz.
Muhalefet bir yandan iktidarın yeni çözüm süreci üzerinden kurguladığı planların karşısında dururken diğer yandan da Kürt sorununa dair ilerici, ikna edici, ayakları yere basan ve meşruluğu öne alan demokratik bir çözüm paradigmasına sahip olmalı. Tepede kurulan her neyse, bu kurgu, iktidardan yaka silken halk kesimlerinin tabanda yan yana gelişiyle bozulabilir. Muhalefetin önünde bunu gerçekleştirmek için önemli bir fırsat duruyor.