Savaşın en zor cephesi

Savaşın en zor cephesi

Örgüt, Litani Nehri’nin güneyinden, yani Lübnan’ın İsrail sınırından çekilmiş, mevzilerini Lübnan ordusuna devretmişti. Dahası, tüm ülkedeki silahlarını orduya teslim etmesi ve siyasi bir parti olarak yola devam etmesi yönünde ağır bir baskı altındaydı. Bu koşullar altında Hizbullah yeni bir savaşı göze alabilir miydi?

Tüm bu belirsizlik 2 Mart sabahı saat iki civarında sona erdi. Peşi sıra patlayan bir düzine bombanın uğursuz sesi Beyrutluları huzursuz uykularından uyandırıyordu. Hizbullah savaşa girmiş, Lübnanlıların önceki savaşlardan aşina olduğu orantısız İsrail misillemeleri başlamıştı. 2024’te bittiği düşünülen kabus yeniden başlıyordu. Bu uzun iki haftanın özeti bine yaklaşan çoğu sivil ölü ve binlerce yaralı. Altı milyon nüfuslu ülkede bir milyona yakın yerinden edilmiş insan. Topraklarının yaklaşık yüzde on altısının (Zahrani Nehri’nin güneyi ile Beyrut’un yaklaşık üçte birine tekabül eden Dahye bölgesi) İsrail tarafından açık hedef ilan edildiği bir ülke. Sadece evleri değil işyerleri, hastaneleri, okulları ve kamu kurumları da boşaltılmış semtler, kasabalar ve köyler. Giderek ağırlaşan bir tablo. Sonu görünmeyen, karanlık bir tünel.

Her ülkeyi sarsacak bu ölçekte bir krizle başa çıkabilmek, Lübnan için özellikle zor. 2019’da başlayan ekonomik çöküşü hala aşamamış, üzerine liman patlaması ve bir senesi düşük yoğunluklu iki ayı ise topyekun bir savaş yaşamış bir ülke burası. 2023-2024 savaşının yıkımından sonra yeniden inşa süreci hala başlamadı. O savaşta yerinden edilen ve hala evlerine dönememiş on binlerce insan var.

Lübnanlılar her savaşı öncekilerle kıyaslar. 2024’tekinin kıyası 2006 savaşı ile yapılıyordu. Halihazırdaki savaşın kıyasını yapmak ise epey zor. 2024 mü, 2006 mı, yoksa 1982 mi? Muhtemelen hem hepsi hem de hiçbiri. Teknolojisi ve odakları bakımından 2024’e, sivil altyapının hedef alınmaya başlamasıyla 2006’ya, kara harekatı beklentisiyle 1982’ye benziyor. Gelgelelim, bu seferki benzeri görülmemiş bir bölgesel savaş. Merkezi İran. ABD, diğer savaşların aksine, bu sefer savaşın tam ortasında. Ondan fazla ülke doğrudan etkileniyor. Uluslararası basında savaş, insani yıkımından ziyade küresel ekonomik sonuçları itibariyle ele alınıyor. Bu sefer, geniş ölçekli bir savaşın sahnelerinden sadece biri Lübnan.

Bu savaşın Lübnanlıları hem 2006 hem de 2024 savaşlarından daha fazla kaygılandıran iki boyutu var.

Birincisi, İsrail’in Güney Lübnan, Bekaa Vadisi ve Dahye gibi Hizbullah’ın güçlü olduğu bölgelerin dışına da saldırmaya başlaması. İlk bir hafta içinde biri Hıristiyan diğeri Sünni çoğunluğun bulunduğu semtlerde yerinden edilmiş insanlarla dolu iki otel hedef oldu. Ardından Beyrut’un doğusuna iki ayrı İsrail saldırısı gerçekleşti. Beyrutluları en çok dehşete düşüren saldırıda ise, kentin merkez semtlerinde birinde, yerinden edilmiş insanların çadırlarda konakladığı bir kumsalın hemen yanındaki otoyoldan geçmekte olan iki araç vuruldu. On iki kişinin öldüğü, otuzdan fazlasının yaralandığı bu saldırının net bir hedefi yok gibi görünüyor. İsrail, bu saldırılarla Beyrut’ta güvenli bir yer olmadığı mesajını veriyor. Bu, önceki Lübnan savaşlarının aksine Gazze soykırımına gönderme yapıyor. İsrail hükümetinin Bezalel Smotrich gibi aşırı sağcı ve dinci bileşenlerinin açıklamaları (“Dahye’yi Han Yunus’a çevirmek”) bu mesajı perçinliyor.

İÇ SAVAŞ KORKUSU

Lübnanlıları kaygılandıran ikinci husus, bu savaşın bir iç çatışmaya evrilmesi. İsrail’in saldırıları ve verdiği mesajlar tam da bunu hedeflediği konusunda pek bir şüphe bırakmıyor. Lübnan hükümeti, Hizbullah’ı silahsızlandırması konusunda büyük bir baskı altında. Hükümet, geçtiğimiz yıl boyunca bu konuda önemli adımlar attı. Lübnan ordusu, Litani Nehri’nin güneyindeki Hizbullah mevzilerini tamamen devraldığını açıkladı. Kuzeydeki silahların orduya devri için ise ihtiyatlı bir diplomasi ile bu süreci Hizbullah’ın rızasını alarak yürütmeye, olası bir iç çatışmadan kaçınmaya çalıştı. Geldiğimiz noktada bu süreç çökmüş durumda.

Savaşın başladığı 2 Mart gününden sonra Lübnan hükümeti iki önemli hamle yaptı. İlk olarak Hizbullah’ın askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etti. Bu hamle pratik sonuçlarından ziyade batılı ülkeleri yatıştırmaya yönelik bir performanstan ibaret. Zira Lübnan ordusu, hükümetin bu kararını uygulayacak kapasitede değil. Silah gücü bakımından Hizbullah’tan çok daha zayıf. Ayrıca, Hizbullah’a karşı güç kullanması durumunda yaşanması kaçınılmaz bir iç çatışma sürecinde ordudaki Şii askerlerin ciddi bir kısmının saf değiştirmesi söz konusu. Bu kararın bir performanstan ibaret olduğunun bir kanıtı olarak ordu, bir avuç silahlı Hizbullah üyesini gözaltına aldı. Gözaltına alınan ve artık kağıt üzerinde yasadışı olan bir örgütün üyesi olan bu kişiler birkaç gün sonra “ağır” birer kefalet ödeyerek serbest kaldılar: Kişi başı 21 dolar…

Hükümetin ikinci hamlesi İsrail ile doğrudan ateşkes müzakerelerine hazır olduğunu ilan etmesi. Bu, tarihi bir hamle. Zira Lübnan resmi olarak 1948’den beri İsrail ile savaş halinde. İsrail’i tanıması yönünde on yıllardır bir baskı altında. Geçmişteki, karasularının sınırları gibi, meselelerde aracılar yoluyla müzakere etmek konusunda ısrarcı olan Lübnan, bu hamlesiyle İsrail’i tanıma yolunda bir adım atmaya niyetli olduğunu beyan ediyor.

İsrail, bunun tarihi bir fırsat olduğunun farkında ama şimdilik böyle bir müzakereye yanaşmıyor. Önceliği, elini güçlendirmek, Hizbullah’ı olabildiğince zayıflatmak. Ayrıca Lübnan hükümeti ve ordusundan silahsızlandırma konusunda esaslı adımlar bekliyor. ABD ve AB ülkelerinden gelen açıklamalar da bu yönde. Genelkurmay başkanı Rudolf Heykel, hükümetin kararlarını uygulaması konusunda hem içeriden hem de dışarıdan büyük bir baskı görüyor. Bu baskıyı yapanlar, söz konusu kararın tatbik edilmesinin Hizbullah-ordu çatışması, ordunun bölünmesi ve akabinde bir iç savaş anlamına geleceğini bilmiyor olamazlar. Hükümet, sorumluluğu Heykel’e yıkarak ABD ile ilişkilerini muhafaza etmek niyetinde görünüyor.

Zor durumda olan sadece hükümet değil. Hizbullah da savaşa dahil olarak Lübnan’ı yeni bir yıkıma sürüklemek suçlamalarıyla karşı karşıya. Örgüt, bu suçlamalara ilk defa hedef olmuyor ama bu sefer, 2006 ve 2024 savaşlarının aksine, tepkiler sadece Hıristiyan ve Sünni Lübnanlılardan gelmiyor. Hizbullah’ın Şii tabanından da örgüte karşı benzeri görülmemiş bir tepki var. Bir önceki savaşın yaraları sarılmamışken ve Hizbullah, 2006 savaşı sonrasının aksine, yeniden inşa için maddi yardım yapacak durumda değilken yeni bir savaşla hayatlarının cehenneme çevrilmesine ateş püsküren çok sayıda Şii Lübnanlı olduğu basına yansıyor.

Uzun vadede örgüt üzerinde ciddi sonuçları olacağını kestirebileceğimiz bir başka mesele de Hizbullah-İran ilişkisi. Kuruluşundan bu yana İran’ın bir uydusu olduğu suçlamalarıyla karşılaşan Hizbullah, İran ile ilişkisini reddetmemekle beraber bağımsız, Lübnanlı bir örgüt olduğunu hep vurguladı. Mevcut savaşla beraber ise bu söylemin inandırıcı bir yanı kalmadı. 2024 Kasım sonundan 2026 Mart başına kadar Lübnan’a yüzlerce İsrail saldırısı gerçekleşirken sessiz kalan örgüt, Ali Hamaney’in öldürülmesi üzerine savaşa girmesini Lübnanlılara izah edemeyecek. Muarızlarının, İran’ın kırk yıldan fazladır örgüte yaptığı yatırımın tam da böyle bir noktada, rejim devrilme tehlikesiyle karşılaştığında Lübnan’ı ateşe atmak pahasına yardıma gelmesi için olduğu argümanına cevap veremeyecek.

Önceki söylemleriyle çelişen bir vaziyetle zor duruma düşen bir başka aktör ise Binyamin Netanyahu. 2024 savaşı ve sonrasındaki sayısız saldırıyla Hizbullah’ı zayıflatarak İsrail için tehdit olmaktan çıkardığını iddia eden Netanyahu İsrail basınının hedefinde. Zira geçtiğimiz iki haftada Hizbullah şaşırtıcı derecede etkili bir savaş performansı sergiledi. Lider kadrosunu, çok sayıda savaşçısını, silah depolarını ve Lübnan’ın güneyindeki kritik mevzilerini yitirmiş olmasına rağmen her gün İsrail’e, kimisi savunma sistemlerini aşarak ciddi zararlar veren onlarca roket fırlatabiliyor. Bazı saldırılarını İran ile eş zamanlı düzenleyerek İsrail’in savunma sistemini baskı altına alıyor; sistemin hata yapmasını sağlıyor. Karadan ilerlemeye teşebbüs eden İsrail birliklerini ise düzenli bir ateş altında tutuyor. Örgütün, bir önceki ateşkesten bu yana geçen on beş ayda İsrail saldırılarını absorbe ederken yeniden yapılanmayı başardığı anlaşılıyor.

***

LÜBNAN MESELESİ KAPANMAZ

İran ile olan savaş önümüzdeki günler veya haftalarda bitse bile Lübnan cephesinin açık kalması ciddi bir ihtimal. İsrail, özellikle de Donald Trump kendince bir zafer anlatısı oluşturup çekilirse, İran’da başaramadığı rejim değişikliğinin telafisini Lübnan’da arayacaktır. Geniş ölçekli bir kara harekatı bir önceki savaşın aksine bu sefer son derece ciddi bir ihtimal. İsrail hükümeti, Lübnan’ın güneyinde bir tampon bölge oluşturma hedefini açıkça ifade ediyor. 1982-2000 arasında böyle bir işgal yaşanmış, fakat İsrail, bölgeyi kukla bir yerel hükümet ile yönetir görünmüştü. Güney Lübnanlıların ciddi bir kısmı, köy ve kasabalarında yaşamaya devam etmişti. Bu kez olası bir işgalde bölge, bir yerel vekil rejimin değil doğrudan İsrail ordusunun kontrolünde olacak. Hâlihazırda sakinlerinin ezici çoğunluğu bölgeyi terk etmişken böyle bir işgalin giderek artan ihtimali akıllara yakıcı sorular getiriyor. İsrail ordusunu Yahudi yerleşimciler takip eder mi? Batı Şeria ve Golan Tepeleri’nden sonra İsrail yayılmacılığının yeni hedefi Güney Lübnan olur mu? İşlediği sayısız savaş suçu yaptırımsız kalan İsrail, Güney Lübnan’ı topraklarına katma fantezisini hayata geçirmeye kalkar mı? Lübnan’ın böyle bir “nakba” ile karşılaşması on yıllarca sürecek yeni bir ateşin kıvılcımı olur mu?

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu