Sandıklardan hem sosyalistler hem de faşistler çıkıyor: Başka türlü bir şey

***
Bunun son örneklerinden birisi Almanya’da Berlin eyalat seçimlerini Die Linke’nin kazanması oldu… Onun hemen öncesinde AfD’nin yükselişi gerçeğiyle yüzleşen Almanya’da Berlin’de sol bir direncin ortaya çıkması belli bir umut dengesi yaratmış görünüyor.
Burada daha belirgin olan ise neoliberal eski sağ ve sol (!) merkezlerin çöküşlerinin neredeyse kesinleşmesidir. Bu aslında dünya çapında neoliberal dönemin taşıyıcısı egemen siyasetin -partileri ve tüm yapılarıyla birlikte- çöküşünün bir parçasıdır. Eski düzeninin yarattığı derin eşitsizlik ve geleceksizlikle örülü sosyal ve ekonomik bunalımdan çıkışı, yine eski düzenin içinde arayan tüm siyasetler de bu çöküşle yüz yüze kalmaya devam edecek.
Bunun karşısında bir yandan yeni faşist hareketlerin yükselişine de tanıklık ediyoruz. AfD bunun Avrupa’nın dört bir yanındaki örneklerinden sadece birisi… Sağ merkez partilerin çöküşüne bir alternatif olarak yükseliyor; ama aynı zamanda merkezin -devletin- daha baskıcı ve savaş merkezli evrimi içinde bir manivela işlevi görüyor. Bu anlamda sisteme bir alternatif olmaktan çok bir koruyucu ve dönüştürücü rol oynuyor. Ezilen emekçi halkın öfkesini manipüle edebilme gücü eski faşist hareketlere benzer bir bicinde yabancı düşmanlığı başta olmak üzere sistemin kendisinden uzaklaştırılarak yürütülmekle birlikte; bu tür hareketlerin yaşanan krizin ortaya çıkardığı büyük ideolojik boşluğa yanıt verebildiği bu anlamda da toplumların arayışının kalıcı -istikrarlı- bir temsili olabilme kapasitelerinin hiç de güçlü olmadığını söylemek gerekir.
***
Asıl üzerinde durulması gereken sol bir alternatifin yoksunluğu ve onun ortadan kaldırılmasına yönelik kimi işaret fişekleridir.
Hatırlanırsa 2008 ABD’de başlayan kriz sonrasında ilk halk tepkileri, meydan ve sokak hareketleri üzerinden gelişmişti. Bunlar farklı ve yaygın tepkilerin birleştiği bir muhalif sol eksen yaratabilmiş, hatta bu isyanların sonrasında kimi yerlerde sol yükseliş ve iktidar deneyimleri de açığa çıkabilmişti.
Ancak bu hareketler meydan dinamizminin sonrasında, bir yandan kendi mikro -dar- hak mücadele alanlarına hızla çekilere, birbirlerinden ayrıştılar… Öte yandan da bu hareketleri bir arada tutabilecek bir alternatif -ve ortak- gelecek hattı yaratılamadı… SYRIZA gibi iktidar deneyimleri de Avrupa’da yükselen kim sol hareketler de eski neoliberal düzenin çarkları içinde kalmaya devam eden reformist-restorasyoncu bir liberal çemberin dışına çıkmayı başaramadı. Aynı zamanda sokak ve taban hareketleri üzerinden yükselen siyasetleri parlamenterist dar alanlara hapsederek bundan koptuğu oranda yenilmeye ve teslim olmaya mecbur kaldı.
Faşist hareketlerin yükselişi tam da bu ilk isyan dalgaları ve sol yükselişlerin geri çekildiği bir yerde gündeme geldi. Emekçi ezilen halkların arayışları onları geleceğe taşıyacak bir umut eksenin yoksunluğunda kolayca birbirine dönen kör bir öfkenin içinde hapsedildi.
***
Bütün bunların ardından bugün de sadece Berlin’de değil Avrupa’nın farklı noktalarında da kimi yüzü sola dönük iktidar deneyimleri ortaya çıkabiliyor.
Bunları da bugün bir gerçek alternatif olarak görebilmek kuşkusuz ki mümkün değil. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken nokta merkez -egemen- siyasetin çöküşüne karşı oluşan yeni bir siyaset zeminin kendisi olmalıdır.
Die Linke kira fiyatlarını merkeze alan bir toplumsal talep etrafında düğümlendiği bir siyasetle kazandı… Bu soruna ilişkin kamulaştırma etrafındaki radikal çözüm önerisi önemli bir kitle seferberliği ve desteğine kaynaklık edebildi… Son yıllarda yükselen sol hareketlerin düzen sınırlarını aşan toplumsal talepler üzerinden bir alternatif sunabildikleri oranda başarılı oldukları da görülüyor.
Bunlar solun yeni dönem bir alternatif olarak gelişebilmesinin bir yanıyla ekonomik-sosyal krizin ortaya çıkardığı toplumsal sorunlar etrafındaki mücadeleler üzerinden gerçekleşebileceğini gösteriyor. Neoliberal küreselleşme çağının soldaki bir yansıması olarak şekillenen kimlik ve kültür merkezli siyasetlerin de artık liberal çağ ile birlikte geride kaldığı bir dönemde olduğumuz da bu sürecin başka göstergesi.
***
Ancak dikkate alınması gereken bir başka nokta da seçimler üzerinden bu tür başarılarının sınırlarıdır. Gerçek bir mücadele asla bir seçim kampanyası değildir… Die Linke’nin kazanımı şimdiden ortadan kaldırılmaya çalışan egemenlere karşı kendini savunabilmesi ve kamulaştırmaya uzanacak çözümlerini hayata geçirebilmesi için bunlar yetmez. Asıl görülmesi gereken halen bir izleyici (sosyal medya takipçisi-beğenicisi) ve oy veren kişi olarak görülen, milyonların mahallede, sokakta, kampüste kendi örgütlenmeleri yaratılmaksızın gerçek dönüşümlerin mümkün olmayacağı gerçeğidir…
Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya örgütlenerek özne olabilecek bir solun yokluğunda, bugün Almanya’dan Fransa’ya tartışılan tüm ‘sosyalist’ aktörler, geçmişin merkez sol siyasetlerinin bir kopyasına dönüşmekten kurtulamaz. Bugün nasıl yeni faşist hareketler için özünde mevcut düzeni sürdürebilmek, sermayeyi koruyabilmek için geliştirilmiş radikal bir müdahale olarak görüyorsak, bugün ortaya çıkan sosyalist alternatifler de yeni merkezin solu olma riskiyle karşı karşıya. Üstelik, faşist hareketlerin siyasette rüştünü kanıtlayabilmeleri soldan çok daha kolay. Geldiğimiz noktada, merkez kapitalist ülkelerin dışarıdan göç alma kapasitesinin sınırlarının aşıldığı açık. Faşist olsun olmasın, birçok ülke son derece radikal, insanlık dışı seviyelere uzanan göç karşıtı önlemler alıyor. Dolayısıyla -Meloni İtalya’sında olduğu gibi- bu önlemlere birkaç yenisini eklemek, yine Avrupa’nın yaşlı nüfus sorununa çözüm olarak muhafazakar politikalar üretmek AfD’den Fransa’daki Ulusal Birliğe kadar faşist hareketlerin rüştlerini ispatlayabilmeleri için yeterli olacaktır. Nitekim, sözde ‘demokrasinin beşiği’ ABD’de Trump’ın birçok eyalette kürtajı yasaklayan federal düzenlemesi de hem çekirdek faşist seçmeninin onayı hem de sağcı nüfus politikaları açısından benzer bir yerde duruyor. Göçmenleri ülkeden çıkar, yerine ucuz ve genç işçiyi kendin üret(!).
Fakat sosyalist iddialarla popülerlik kazanan siyasi aktörlerin imtihanı bu kadar kolay değil. Sözgelimi konut krizinden yeniden kamulaştırmayla çıkmak, bunu yaparken yurttaşa sağlanan farklı hizmetlerden vazgeçmemek bile tek başına mevcut piyasa düzeniyle hesaplaşmayı gerektiriyor. Bu aktörlerin karşısında sermaye, medya, yargı gibi birçok alanda çok büyük engeller mevcut. Lula’nın bir sonraki seçime 10 gün kala tüm hesaplarının Facebook tarafından kaldırılması dahi sola karşı sermaye düzeninin gösterdiği tavrın basit bir örneği. Dolayısıyla sosyalistler ancak tabandaki faal mücadeleler içerisinde örgütlenerek, bu mücadeleler içerisinden çıkarak ve siyasete taşıyarak ancak sermaye düzeni karşısında gerçekçi bir alternatif oluşturabilir. Aksi durumda ne olacağını anlamak için SYRIZA’nın bugün düştüğü duruma bakmak yeterli olacaktır.
Dünyanın yeni bir dönüşüm sürecinden geçtiği açık. Bu dönüşüm şimdiye kadar ciddi bir jeopolitik yıkım ve yeni sömürge biçimleri içerisinde ilerlerken, kendi siyasetini de arıyor. Trump’ın başını çektiği ve tüm batıya yayılan beyaz üstünlükçü faşist hareketler, orta doğudaki islamcı faşizm, Siyonizm, bugüne kadar bu dönüşümün ihtiyacı olan siyasal yanıt olarak ortaya çıktı. Şimdi sol-sosyalist fikirlerin de toplumda yeniden karşılık bulması, içinde bulunduğumuz düzenin giderek katlanılmaz hale gelen yaşam şartlarının, küçük ve sömürücü bir azınlığın faydası için yapıldığı artık saklanmayan savaşların bir sonucu. Sola, düzen karşıtlığına yönelik bu sempati önemli olsa dahi sosyalistlerin bu avantajı parlametarist, düzen içi dönüşümlere odaklayarak harcamaması gerekir. Bugün yoğunlukla -ve hatta istisnai derecede- metropollerde artan sol sempati, özünde sosyal demokrat denilebilecek talepler etrafında yükseliyor, New York özelinde de gördüğümüz üzere basit zaferler üzerinden ilerliyor. Ancak içinde bulunduğumuz düzende değil sosyalist, sosyal demokrat denilebilecek pratiklerin dahi hayatta kalabilmesi, düzenle gerçekçi bir karşı karşıya gelişi zorunlu kılıyor. Bugün Türkiye’de seçimli demokrasinin, sosyal demokrat partinin bile rejimin tahammül sınırlarının ötesine geçmesi de bunun kanıtı. Gerçek bir sosyalist aktör, tabanda ortaya çıkıp tüm siyaset alanını zorlayacak bir örgütlenme olmadan, liberal demokrasinin dahi yaşama şansı yok.
Keza benzer sorunları Türkiye için de söylemek pekâlâ mümkün. Geniş bir muhalefet cephesinin varlığına, toplumsal alanlardaki yaygın mücadele ve direnme dinamiklerine karşın iktidarın ayakta kalabiliyor olmasının nedenleri de biraz bununla ilgili.
Düzen muhalefetinin neoliberal sınırlar içindeki ağırlıkla sağ eğilimli reformist değişim programları toplumsal taleplerin çok gerisinde kalmış durumda. Öte yandan eskisi-yenisi derken herkes sonunda bildiğini yapmaya devam ederek, siyaseti bir pop sahne, bir tek kişilik şov alanındaki kişisel performanslar üzerinden kurmaya devam ediyor… Burada toplum gerçekten siyasetin öznesi ve kurucusu olmaktan çok, bir retorik ve izleyici olarak kullanılmaya devam ediyor.
Bu da dönüp dolaşıp yalancı umutlarla örülen yolların sonunda kör edici bir umutsuzluktan başka bir yere varamıyor.
Üstelik böyle bir umutsuzluk döneminin, 19 Mart ayaklanması gibi bir anın ardından geliştiğini de unutmamak gerekir. Bugün Berlin’de, Fransa’da olduğu gibi gençlerin solu, sosyalist figürleri sokağın içinde kucakladığı, bir kuşağın yeniden devrimci fikirlerle buluştuğu bir dönemin ardından, ağır bir yargı darbesi sonrası ayakları birbirine dolaşan düzen muhalefetin de katkı sunduğu bir umutsuzluk dönemi. Oysa Türkiye’de ilk kez siyasetle bu yakıcılıkla tanışan gençler dahi bu ülkeye ve düzene dair ana muhalefetin vaaz verenlerinden çok daha gerçekçi fikirlere sahip. Bu yüzdendir ki batıda demokratik sosyalizm fikirleri popülerleşirken, burada gençler Aybar, Ecevit gibi tarihimizin parlamentarist sol figürlerine değil, Denizler, Mahirler gibi devrimcilerin fikirlerinde geleceklerini arıyor.
Evet, yaşadığımız her şey, iyisi de kötüsü de… Bir ucundaki AfD’nin de diğer ucundaki Die Linke’nin de yükselişi, tüm bunlar toplumun her birinin çözümü düzenin devrim niteliğindeki radikal dönüşümü zorunlu kılan talepleri etrafındaki bir mücadelenin; sokağın ve hayatın içinde örgütlenmesinin tek gerçekçi çıkış yolu olduğunu gösteriyor…