Sanatın simya hâli

Sanatçının malzemeleri çok çeşitli: Bitkiler, mineraller, kimyasallar, kâğıt, metal var; bir de bütün bunların birbirine nasıl dönüştüğünü merak eden bir sanatçı. Erdoğmuş’un çalışma masasının başına oturup “Şunu yapacağım” diye işe başladığını düşünmek güç. Daha çok malzemeyle karşılaşıyor, onu deniyor, bekliyor, değişimini izliyor. Kendisi de “Yapıyorum, deniyorum, üretiyorum ve kendi işimden çok şey öğreniyorum” diyor.

GÜLÜN MOLEKÜLER YAPISI

Sergideki ‘Rosa Damascena Moleküler Yapısı’ bize gülü sanatın ve bilimin ortak diliyle anlatıyor. 106 dış bükey aynadan oluşan iş, uzaktan bakıldığında geometrik bir form. Renkleri bronzdan gümüşe kayan, üzerleri farklı oksidasyonlarla sırlanmış bu aynalar aslında bir formülün ta kendisi. “Niçin Isparta gülü?” diye soruyorum. “Çünkü ben Ispartalıyım” diyor. “Çocukluğumda gül çok belirgindi. Gül suyu ve gül yağı hep bizde vardı.” Çocuklukta tanıdığı bir gül, kimyasal bir formüle; kimyasal formül, 106 aynaya; aynalar da galeri içinde kozmik bir düzene dönüşüyor. Şaşırtıcı olansa, bu işlerde boya yok. “Birtakım yağlar, solüsyonlar kullanıyorum” diyor. “Boyanın bağlayıcı elemanları var. Bitkilerin öz sularıyla varak kalınlığında bazı metaller var; bakır, pirinç gibi. Onlar birtakım aşınmalara, oksidasyonlara giriyor. Bunlardan dolayı bazı renklilikler oluşuyor. Bütün bunları yaparken bir simya hissiyatıyla üretmeye çalışıyorum.”

İlk dönemlerde bitkiler ve daha temiz yüzeyler öne çıkarken zaman içinde pigmentler, kimyasal müdahaleler, oksidasyon ve farklı yüzey deneyleri devreye girmiş. Erdoğmuş bu uzun süreci “25 yılda yazılan bir ilk cümle” diye tarif ediyor.

Galerideki duvar boyunca uzanan tuvallere, üzerindeki formlara bakarken sanki birisi karşınızda kendi icat ettiği alfabeyle gizemli bir öykü anlatıyor gibi hissediyorsunuz. Erdoğmuş bizim bu izleme hâlimizi doğrudan bir “okuma eylemi” olarak nitelendiriyor: “Bu bir görsel yazı. Ama bilgiden çok sezgisel bir okuma.”

HAYATIN AYRINTILARI

Eda Berkmen katmanların sırrını çözmeme yardım ediyor. Sanatçının ‘video notlar’ adını verdiği kayıtları izlerken, hayatın akıp giden ayrıntıları yakalanıyor. “İşlerin tamamında bir yaprağa, varoluşa duyulan derin bir hayranlık var” diyor Berkmen. “Ve bu hayranlık ister istemez melankoli getirir. Çünkü yaşamın içinde ölüm de var. Katmanlı kâğıt işlerde Tayfun cam altı boyama tekniğine benzer bir mantıkla çalışıyor. Zaman tersine işliyor; en üstte gördüğünüz katman, aslında kâğıda ilk sürdüğü katman. Geçmişle gelecek arasında bir salınım bu.” Serginin en sarsıcı noktalarından biri ise karanlık bir odada, ucu hiçbir yere varmayan merdiven. Tatbiki Güzel Sanatlar çıkışlı olan ve Bauhaus ekolünü çok iyi bilen Erdoğmuş, Arter’in mekânsal mimarisini kullanarak âdeta bir mağara, bir labirent yaratmış. Bu bölümün adı İsimsiz (Weltschmerz). Almanca kavram, Schopenhauer’ın literatürümüze kattığı ‘dünya sızısı’ anlamına geliyor. Gerçeklikle kurduğumuz ilişkideki o kapatılamayan boşluğu, evreni asla tamamen kavrayamayacak oluşumuzu ve fani kalışımızı hatırlatıyor.

Erdoğmuş’un Etütler’inde kâğıda sürdüğü solüsyonlar, yüzeyi katman katman değiştiriyor. Her yeni müdahalede alttaki kâğıt daha transparan hâle geliyor. Oksidasyonlar yüzeyin görünümünü değiştiriyor. Hayalet Herbaryum’da da içinde bitki kurutulmuş defterler ve uçucu yağlar var.

Sergiden çıkmadan önce sanatçıyı tekrar buluyorum. Çünkü bütün bu malzemelerin, kimyasalların, bitkilerin, aynaların ve kâğıtların arasında sanatçının çalışma yöntemi en çok merak ettiğim şey oluyor. Cevabı kısa: “Karşılaştığım şeyle tartışmaya girişiyorum.” Sergi 3 Ocak 2027’ye kadar açık.

Başa dön tuşu