Sanat ve sorumluluk

Sanat ve sorumluluk

İşte Nazım’ın 1939 yılında, yeni bir dünya savaşı başlarken yazdığı ‘Yolcu’ oyunu bu bilincin eseridir. Çevrelerinde olup bitenlere duyarsız kalan bireyleri eleştiren bir yapıttır ‘Yolcu’. Toplum sorunlarına ilgileri kişisel sorunları ile sınırlı kalanları eleştiren Nazım’ın en başarılı oyunlarından biridir. Geçmişte Başar Sabuncu’nun sinemaya uyarladığı, geçen yıl, Orhan Alkaya’nın başarılı yorumuyla İzmir Şehir Tiyatrosunda sahnelenen oyun bu kez Perdeci Oyuncularının yorumuyla sahnelerimizde. 2 Haziran’da Bornova Aşık Veysel Açıkhava Tiyatrosu’nda izlediğim oyunu Rutkay Aziz yönetmiş ve istasyon şefi rolünü üstlenmiş. Aziz’in yorumu yalın ve etkileyici. Sahne tasarımı, ışık, müzik gibi ögeleri ustaca değerlendiriyor. Taner Barlas, Ekin Aksu, Özcan Alpar, Enes Sarı’dan oluşan ekibi de kutlamak isterim. Özellikle Ekin Aksu’nun performansını çok beğendiğimi söylemeliyim. Toplumsal sorumluluk bilinci ile günümüze sözü olan oyunlar seçiyor Perdeci Oyuncuları. Aysa Prodüksiyon işbirliği ile tiyatro dünyamızda önemli bir boşluğu dolduruyorlar.

Nazım’ın, milli mücadele yıllarında Anadolu’nun ıssız bir köşesinde küçük bir tren istasyonunda yaşayan üç kişi arasındaki duygusal gerilimi yansıtan oyunu, yaşadıkları dünyanın zorlukları ile başa çıkmaya çalışırken kendi iç dünyalarına kapanan, mücadeleden uzak duran bireyleri taşıyor sahneye. Ülkede olup bitenleri izlemekle yetinen, ‘dünya yıkılsa umurlarında olmayan’, kendi küçük çıkarları ve umutları arasına sıkışmış insanları… Ama istasyon şefi diğer karakterlerden farklı; bir gözünü kaybettiği savaşın ardından köşesine çekilmiş ama değerlerine sahip çıkıyor. Devletin işlevsiz duran vagonunun parçalara ayrılıp yakılmasına karşı duruyor, soğuk iliklerine işlemesine karşın. Çarkçı da ‘daha güzel ve daha iyi bir dünya’ düşlüyor; ama umudu kente gidip kendini kurtarmakla sınırlı. Onlar birbirleri ile didişe dursun, bir yolcu çıkıp geliyor günün birinde. Köyüne giderken tipiye tutulup istasyona sığınan genç asker  gerçekleri bir şamar gibi yüzlerine çarpıyor. Nazım, tıpkı ‘Ferhat ile Şirin’de yaptığı gibi cinsellikle toplumsal sorumluk temalarını buluşturduğu bu oyunda dünya insanlarına bir çağrı yapıyor. Toplumsal sorumluluğumuzu anımsatıyor.

İÇ SAVAŞ VE BELGESEL SİNEMA

Tarihin dönüm noktalarında sanatçılara önemli bir görev düşer: Döneme tanıklık etmek. İspanyol İç Savaşı’nı anlatan ‘Umut’  romanı ve filmiyle André Malraux, Cezayir Savaşı yıllarında ülkelerinin politikasına karşı çıkan Sartre, Camus gibi sayısız sanatçı sayabiliriz bu tanıklığı üstlenen.  Belgesel sinemacıları nasıl unuturuz? 1917 Sovyet devrimine, II. Dünya Savaşı’na, Küba’nın, Cezayir’in, Afrika ülkelerinin, Vietnam’ın bağımsızlık savaşlarına tanıklık eden sinemacıları… Ortadoğu’daki toplumsal hareketler de beyazperdeye yansımakta gecikmedi. İranlı, Filistinli sanatçıların yapıtları festivaller ve televizyonları aracılığı ile ülkelerinde yaşananları dünyaya duyurdu. Lübnan’da,  Suriye’de yaşanan iç savaşlar belgesel sinemacıların çabaları le kayıt altına alındı. Ne yazık ki, onların ürünleri İranlı ya da Filistinli sinemacıların filmleri kadar tanınmadı. Bu eksikliği gideren önemli bir kitabı tanıtmak istiyorum bugün. Belgeselci-yazar Semra Güzel Korver’in ‘Suriyeli Belgeselcilerin Kamerasından Suriye İç Savaşı’ adlı kitabını…

Kabalcı Yayıncılıktan çıkan kitap dört bölümden oluşuyor. Savaşın tarihselliğini yorumladığı ilk bölümde, cephe savaşlarına dayanan birinci nesil ve ateşli silahların egemenliğindeki ikinci nesil savaşların ardından hibrit savaşlar olarak da adlandırılan, çok aktörlü iç savaşları kapsayan üçüncü nesil savaşları tanımlıyor. İkinci bölüm, Suriye tarihi ve iç savaş üzerine odaklanıyor. Üçüncü bölümde belgesel sinema kavramı ve savaş belgeselleri üzerinde duran Korver, son bölümde Suriyeli savaş belgeselcilerini tanıtıyor ve bu belgesellerin özelliklerini sıralıyor. İsyandan iç savaşa uzanan süreçte belgeselcilerin üstlendikleri sorumluluğu derinlemesine analiz eden yazar, belgesellerde ele alınan konuları, savaşın sivil aktörlerini, savaşın günlük hayat üzerindeki etkilerini ve savaşın sonuçlarını anlattıktan sonra belgesellerin sinematografik analizini yapıyor; özellikle acının gösteriminin etkisi ve estetik terciler üzerinde duruyor.

Belgesellerin tarafsız bir anlatıdan öte savaşın söylemsel ve görsel cephelerini oluşturduğuna dikkat çeken Semra Güzel Korver, belgesellerin görsel belleğin oluşumundaki rolünü vurguluyor. Savaşın gündelik hayattaki yıkıcı yansımalarını yansıtan Suriyeli belgeselcilerin Esad rejimine karşı sürdürülen direnişe destek çağrısı yaptıklarını, ‘kamera aracılığı ile kurulan tanıklığın, estetik bir duyarlıkla biçimlendirilerek izleyiciyi küresel izleyiciyi ikna etmeyi, orta bir etik zeminde buluşturmayı ve rıza üretmeyi amaçladığını’ söylüyor. Korver’in bu özenli çalışmasının belgeselcilerimize yol göstereceğine inanıyorum. Komşumuzda yaşanan bu iç savaşa ne kadar duyarsız kaldığımızı anlamak için bu kitaba başvurabilirsiniz.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu