Romanın / edebiyatın geri dönüşü mü? -4
Ahmet Büke bir anlamda Kemal Tahir’i tashih ederken ondan etkileniyor ve yer yer aynı hataları tekrarlıyor. Rahatsız edecek düzeyde olmasa da Kırmızı Buğday’ın bazı kahramanları da konuşuyor, kimi tarih ve siyaset tezleri ortaya atılıyor. Ancak dozunda, gerekli, romanı zenginleştiren, tarihsel, toplumsal ve siyasal arka planı veren diyaloglar bunlar. Gerekli ve hayli başarılı bir kurgu, dil ve içerikle veriliyor.
Yalçın Küçük gibi Kemal Tahir’e ‘cahil’ demek çok fazla haksızlık olsa da tutumunun bir yarı aydın tavrı olduğu kesindir. Toplum bilimlerinin toprak anası olan tarih alanında pek derinleşmediği ve edebiyatın mühendisliği ile ilgilenmediği açıktır.
Kırmızı Buğday’da Kayalıoğlu mülkünün nasıl elde edildiği, beylik-ağalık düzeni, feodal mütegallibe oluşumu hayli yetkin biçimde gösteriliyor. Adnan Bey, İstanbul’da ve Paris’te okuyor. İttihatçı, ama babasının mülkünün başına geçiyor. Onun gibi zalim oluyor. Üyesi olduğu fırkanın iktidarında yapılmak istenen toprak reformunun yozlaştırılması için nasıl çalıştığını okuyor ve anlıyoruz. Adnan Beylerin Milli Mücadele karşısındaki tavırları da böyle ikiyüzlü, işbirlikçiliğe açık, risk almayan ve mülkünü korumaya odaklanan bir yapıda oluşuyor.
Arap Ali, Hüseyinlilerin komutanı yürekli efe, Türkmen Bektaşi yiğidi, “Bakalım kurtuluştan sonra M. Kemal bizim soframıza mı oturacak Adnan Beylerin sofrasına mı” diye o büyük soruyu ortaya atıyor. Roman bu büyük soruyu tarihin ortasına bırakarak bitiyor. Buraya döneceğim.
TİP YARATMAK
Haberci Gani Dayı’dan, Arap Ali’nin gönlünü kaptırdığı Yörük Kızı Maya’ya, Müftü Ahmet Efendi’den Yarbay-Albay Zeki’ye, Hüseyinlilerden pehlivan Ahmet Ağa, Derviş Bey, Küçük Halil Efe, Hacı Bey’e kadar bütün tipler sahici, yaşayan kahramanlar. Yaşar Kemal, Ennio Morricone’nin senfonik müzikleriyle açılan bir Sergio Leone filmi gibi başlayan büyük eseri “Demirciler Çarşısı Cinayeti” romanındaki her tipi, örneğin; Tellal Kambur Halil ve Demirci gibi iki yan kahramanı, Derviş ve Mustafa Bey’i, Kurtboğa’yı, Ala Temir’i ve Emir Sultan’ı kanaviçe gibi nasıl işlemişse, Ahmet Büke de kahramanlarını öyle betimliyor.
Oysa Kemal Tahir, Osmanlıcı tarih ve iktisat tezini ağzından verdiği, Alman Doktor Karlos’un bile neredeyse yalnızca adını ve mesleğini veriyor, o kadar. Romanda neden var, anlaşılmıyor. Bir Türk’ten çok, bir Alman’ın ağzından Osmanlıcılığı anlatmak daha etkili olur diye düşünmüş olmalı. Ancak bir tip ve roman kahramanı olarak metinde yok adam.
Kırmızı Buğday’ın Cemil Yüzbaşısı, Çanakkale’de sonuna kadar vuruştuktan sonra cephede hastalanır ve Emir eri Arap Ali de yaralanmıştır. İkisi de hastaneye yatırılır, Osmanlı devrimci ve genç bir kadronun (Jön Türklerin) yönetiminde toparlanmaya başlamış, orduyu ve devlet yapılanmasını yenilemeye girişmiş, topluma yeni bir düzen vermeye çalışırken cihan harbi patlamıştı. Savaşın başlıca nedeni Osmanlıyı paylaşmaktı. Ama bu köhne imparatorluk görece derlenmiş ve beklenmedik bir direniş göstermişti. Batı şaşkındı. Savaşın dört yıl uzamasının bir nedeni de Osmanlı’nın bu direnişiydi. Osmanlı saldırıya uğrayan taraftı.
TARİH VE KURGU
Kolay bir zafer kazanmayı, başkente, İstanbul’a girerek savaşı kestirmeden bitirmeyi hesaplayan emperyalist ittifakın hesapları tutmamıştı. Osmanlı esas olarak 1917’ye kadar ana topraklarını ve gücünü korumuştu. Jön Türklerin büyük başarısıydı.
İşte Cemil (henüz üsteğmendir) ve Arap Ali iyi bir hastanededir. İkisi de önce Filistin ve Suriye cephelerine sonra da Harbiye Nezaretine atanacak ve İstanbul’a gelecektir. Savaş bitene kadar burada görev yaparlar.
Albay olan İttihatçı Zeki’nin eli kardeşi Cemil’in üstündedir. Egeli kardeşlerin ilişkisi esas olarak askerlikte gelişir. Ordu terhis edilmiş, dağıtılmıştır. İttihatçılar bir direniş hareketi oluşturmak üzere Anadolu’ya geçmektedir. Cemil yüzbaşı olmuştur. Memleketine gitmek için Galata İskelesinde beklemektedir. Arap Ali yine yanındadır, aynı yörenin insanlarıdır çünkü. Aydın, Çine, Akhisar, Gördes ve havalisi ata topraklarıdır. Abisi Zeki de gelmiş, liman reisinin odasında onu beklemektedir. Cemil’i İzmir’de milli direnişi örgütleyecek ekip ile irtibatlandırmak niyetindedir. Onlar yorgun değil, kararlı ve öfkeli savaşçı ve devrimcilerdir. Öyle anlarız. Cemil’in 56. fırkaya atanmasını ayarlamıştır.
ENVER VE SAVAŞ
Cemil mesafeli ve kızgındır. Aralarında şöyle bir diyalog geçer, önemlidir:
– Cemil: Neden siz şimdi üniformalı değilsiniz karşımda?
– Zeki: İstanbul artık güvenli değil. Her an işgal edilebilir. Biz arkadaşlarla parça parça Anadolu’ya geçme kararı verdik. (…) Senin de İstanbul dışında olmanı faydalı bulduk.
– Cemil: Faydalı buldunuz!”
-Zeki: Evet!
-Cemil: Sizler faydalı buldunuz, öyle mi?
Cevap gelmeyince Cemil devam ediyor. Albay Zeki, kardeşinin öfkesini görüyor, konuşmasına izin veriyor.
Cemil: Siz, evet! Sizler kimsiniz?
Zeki:….
Cemil: Siz denilen heyulanın güya meçhulünü geçelim, peki! O zaman şunları sorayım. Biz Alman devletiyle ittifak yapıp Cihan Harbine nasıl girdik? Kimin haberi vardı bu işten? Haberi olmayanları sayayım ben. Mebusların haberi yoktu, kabine üyelerinin haberi yoktu, sadrazamın haberi yoktu! Hatta devletin başı Sultan Reşat’ın bile malumatı yoktu! Siz, evet tam manasıyla siz, memleketi bir Meclis kararı bile olmadan Harbi Umumiye sürüklediniz. Seferberlik kararını kim verdi peki? Kanuna göre kabinenin kararı, Meclisin onayı ve zat-ı şahanenin buyruğuyla ilan edilebilirdi. Peki, Enver seferberliği ilan ederken silsile takip edilmiş miydi? Hayır! Göben ve Breslau zırhlılarını Çanakkale’den içimize alırken Sadrazam’ın haberi var mıydı? Yine hayır! (…) Her şey siz ve arkadaşlarınızın oldu bittisiyle milletin üstüne yıkılmadı mı? (…) Yahu siz kimsiniz? Ve yine ne istiyorsunuz bizden?”
Cemil susuyor. Zeki, “Her sözünde haklısın” diyor, “Hatta bilmediklerin, görmediklerin de var. Ama aynı zamanda artık her şeyinle haksızsın. Zira dün öldü” diyor. Vatanı, ana yurdu kurtarmak için bir direniş ve kurtuluş mücadelesinin zorunluluğunu anlatıyor. Ona İzmir teşkilatından gerekli isimleri ve irtibat adreslerini veriyor. İyi bir subay ve asker olan Cemil, görüşlerini korusa da ikna olmaya hazırdır. İkna oluyor. Zeki, Sakarya’da şehit düşecektir.
İşte bu diyalog, ortaya atılan tez ve tarih değerlendirmesi, yani Yüzbaşı Cemil’e söyletilen görüşler, bütünüyle yanlış, bazı Kemalist tarihçilerin ve muhafazakâr, Osmanlıcı yazıcıların bilim, tarih ve gerçek dışı iddia ve görüşleridir. Harbi Umumi’den sonraki tarihimizde Enver Bey / Paşa kadar iftiraya uğramış başka bir siyasetçi ve asker yoktur.
Tahir ise konunun bu yanıyla ilgisizdir. Kemal Tahir’in romanları senaryonun kuruluğundadır, ruhu yoktur. Senaryoya ruhunu veren yönetmendir. Sanırım Türk sinemasının ünlü ve büyük yönetmenlerinin K.Tahirci olmasının bir nedeni de budur. Büke’nin romanlarının ise ruhu vardır.
—Devam edeceğim—