Merkezin derdi kurlar

Merkezin derdi kurlar
Merkez bankacılığının yerleşik anlatısına göre yüksek faiz, iç talebi yavaşlatır, kredi ve tüketimi sınırlar, böylece fiyatlar üzerindeki baskıyı azaltır. Fakat Türkiye’de talebi asıl baskılayan faizden önce uygulanan gelirler politikasıdır. Ücretler ve emekli aylıkları enflasyonun gerisinde bırakılıyor, vergiler artırılıyor, halkın satın alma gücü sistemli biçimde aşındırılıyor.
Merkez Bankası da karar metninde “Yakın döneme ilişkin verilerin iç talepteki zayıf seyrin belirginleştiğine işaret ettiğini” söylüyor.
∗∗∗
Yani talep zaten zayıf. Çünkü yurttaşın harcayacak parası kalmadı. Halkın yoksullaşmasını önemsemiyorsanız, buna enflasyonla mücadelenin talep ayağındaki “başarısı” diyebilir ve iktidarı alkışlayabilirsiniz.
Merkez Bankası enflasyon ile mücadele açısından faizleri yüksek tutmasını başka bir yere bağlıyor: Jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarının yeniden yükselmesi, maliyetlerin artması ve beklentilerin bozulması.
Tam da burada temel soru ortaya çıkıyor:
Merkez Bankasının kontrol edemediği jeopolitik gerilimlerin, petrol ve doğal gaz fiyatlarının ya da küresel taşıma maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisi faiz yüksek tutularak nasıl ortadan kaldırılacak?
Faiz artırarak petrol üretemezsiniz. Politika faizini yüksek tutarak doğal gazın ithalat fiyatını düşüremezsiniz. Kredi maliyetlerini artırarak Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimi sona erdiremezsiniz. Halkın tüketimini daha fazla kısarak uluslararası enerji tekellerinin belirlediği fiyatları aşağı çekemezsiniz. Dikkat ederseniz petrol fiyatları yükselirken bundan daha hızlı artan pompa fiyatları, petrol fiyatları gerilerken düşmemek için direniyor. Şirketler daha çok kazanıyor.
O zaman faizler neden bu kadar yüksek tutuluyor?
Çünkü yüksek faizin bugünkü temel işlevi talebi sınırlamaktan ziyade döviz kurunu kontrol altında tutmaktır. Faiz yüksek kaldığında kısa vadeli yabancı fonlar Türk lirasına yöneliyor, yüksek getiri elde ediyor; ekonomi yönetimi de bu girişler sayesinde kuru frenlemeye ve rezerv toplamaya çalışıyor.
Ancak bu bir başarı hikâyesi değil, bağımlılık ilişkisidir.
Türkiye üretim kapasitesini, teknolojik yetkinliğini ve ihracat niteliğini artırdığı için değil; finansal sermayeye yüksek getiri sunduğu sürece döviz çekebiliyor. Ülkeye fabrika kurmak, teknoloji geliştirmek ve kalıcı istihdam yaratmak için değil; kur riski sınırlı kaldığı sürece yüksek faiz geliri elde etmek için gelen para, ilk ciddi sarsıntıda çıkışa yönelir.
∗∗∗
Bu nedenle faiz indirimi tartışması hemen kur tartışmasına dönüşüyor. Çünkü kurun kontrolü üretim gücüne, dış ticaret dengesine ve kamusal bir kalkınma stratejisine değil, yüksek faizle çekilen kısa vadeli fonlara bağlanmış durumda.
Faiz indirildiğinde bu fonların bir bölümü çıkışa yöneliyor, döviz talebi artıyor ve kur yükseliyor. Kurdaki artış ise kısa sürede fiyatlara yansıyor.
Bu nedenle sorulması gereken yalnızca “Faiz ne zaman düşecek?” değildir.
Türkiye neden üretmek için bu kadar çok ithalata ihtiyaç duyuyor? Sanayinin ara malı ve teknoloji ihtiyacı neden dışarıdan karşılanıyor? Enerji neden dış fiyatlara bu kadar bağımlı? Tarım neden gübrede, mazotta, tohumda ve ilaçta dışa açık hale getirildi? Ekonomik istikrar neden halkın refahına değil, kısa vadeli sermaye hareketlerine bağlandı?
Kalıcı çözüm; yüksek faizle kuru geçici olarak bastırmak değil, kuru bu kadar belirleyici hale getiren yapıyı değiştirmektir. Bunun yolu kamucu bir sanayi politikasından, planlı teknolojik dönüşümden, enerji bağımlılığını azaltmaktan, tarımsal üretimi desteklemekten ve stratejik sektörlerde kamusal kapasite oluşturmaktan geçer.