Orta Doğu’daki savaşta kim, ne istiyor?

Orta Doğu’daki savaş birçok ülkeyi içine çekmiş durumda ve her birinin farklı hedefleri var. Bir tarafta ABD ve İsrail bulunuyor; görünüşte aynı şeyi istiyor gibi görünseler de aslında tam olarak aynı hedeflere sahip değiller. Öte yanda İran var; rejim saldırılar karşısında hayatta kalmaya çalışıyor ve buna karşılık İsrail’e ve Körfez ülkelerine saldırıyor. Körfez ülkeleri ise henüz nasıl ve ne şekilde karşılık vereceklerini değerlendirme aşamasında.

Şimdi tarafların hedeflerini tek tek anlamaya çalışalım.

ABD yönetimi

New Yorker dergisi birkaç gün önce şu başlıklı bir makale yayımladı:

“Donald Trump neden başlattığını bile açıklayamadığı bir savaşı kazanabilir mi?”

Bu başlık aslında durumu oldukça iyi özetliyor: ABD, İran’la savaşa net bir hedef ve bunu nasıl başaracağına dair bir plan olmadan girmiş gibi görünüyor.

Savaşın ilk günlerinde ABD’nin “rejim değişikliği” stratejisini benimseyebileceği konuşuluyordu. Bu, İran’da tamamen yeni bir yönetim kurulmasını zorla sağlamak anlamına geliyordu. Ancak bu senaryonun kısa sürede pek olası olmadığı anlaşıldı.

Bunun yerine “liderliği hedef alan saldırı” fikri konuşulmaya başlandı. Buna göre ABD bombardımanlarla rejimin üst düzey liderlerini ortadan kaldırmayı ve böylece daha sonra siyasi değişimi zorlamayı hedefliyor olabilir; ancak bu tam bir rejim değişikliği stratejisi anlamına gelmiyor.

Trump bu hafta verdiği bir röportajda şöyle dedi:

“Venezuela’da yaptığımız şey benim için mükemmel bir senaryo olurdu.”

Venezuela’da Ocak ayında ABD’nin saldırılarının ardından Devlet Başkanı Nicolás Maduro yakalanmış, ancak onu destekleyen rejimin büyük kısmı yerinde bırakılmıştı. Yeni yönetim ABD ile işbirliğini kabul etmişti.

Trump şöyle ekledi:

“Maduro ve eşi dışında herkes görevinde kaldı.”

Ancak İran rejimi çok daha köklü ve güçlü olduğu için Venezuela senaryosunun uygulanması oldukça zor görünüyor.

İsrail hükümeti

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda İsrail’in ABD ile birlikte İran’ı bombaladığını ve bunun İran halkına daha iyi bir gelecek sağlamak için yapıldığını söylüyor.

Bu hafta şöyle dedi:

“İran halkının kendi kaderini eline alabileceği ve demokratik bir hükümet kurabileceği koşulları yaratacağız.”

Ancak bu tür açıklamalar çoğu zaman diplomatik söylem olarak değerlendiriliyor.

Netanyahu aslında uzun süredir İran’ı İsrail’in güvenliği için en büyük tehdit olarak görüyor ve bu tehdidin ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor.

Netanyahu ayrıca İran’ın nükleer silaha çok yaklaştığını iddia ediyor. Ancak mevcut değerlendirmeler bunun doğru olmadığını, İran’ın hâlâ bu hedefe oldukça uzak olduğunu gösteriyor.

İran aynı zamanda “Direniş Ekseni” olarak bilinen ve yıllardır İsrail’e karşı faaliyet gösteren milis ve örgüt ağının lideri konumunda.

Bu gruplar arasında şunlar bulunuyor: Gazze’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler.

Son iki buçuk yılda İsrail saldırıları bu grupları ciddi şekilde zayıflattı. Ayrıca İran’ın müttefiki olan Beşar Esad rejimi de Suriye’de çöktü.

İsrail’in bu savaşta önceliği ulusal güvenliği olduğu için, İran’ın savaş sonrasında istikrarlı kalması İsrail’in çıkarına olmayabilir.

Eğer İran güçlü ve istikrarlı bir hükümete sahip olmaya devam ederse İsrail’i tehdit etmeyi sürdürebilir. Ancak İran zayıf, bölünmüş veya başarısız bir devlete dönüşürse, İsrail için bu tehdidi kontrol etmek daha kolay olabilir.

Bu nedenle bazı analistler İsrail’in aslında istikrarsızlaştırma savaşı yürütüyor olabileceğini düşünüyor.

İran

İran rejiminin tek bir amacı var: Hayatta kalmak.

Bunu yapabilmek için iki tehdit ile mücadele ediyor:

Dış tehdit: ABD ve İsrail saldırıları
İç tehdit: Rejimi devirmek isteyen geniş bir halk kesimi

İran’ın ABD ve İsrail bombardımanlarına karşı savunma imkânları sınırlı. Bu nedenle karşı saldırı stratejisi uyguluyor.

İran şu anda İsrail’i bombalıyor, aynı zamanda Körfez ülkelerini de hedef alıyor. Bu savaşın en önemli yeni gelişmesi de bu.

İran’ın saldırdığı yerler Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi.

Resmî olarak bu ülkeler savaşın tarafı değil. Ancak çoğu ABD müttefiki ve Amerikan askeri üslerine ev sahipliği yapıyor.

İran bu ülkeleri hedef alarak aslında küresel ekonomiye baskı yapmayı amaçlıyor.

Çünkü bu ülkelerde dünyanın en önemli petrol ve ticaret merkezleri bulunuyor. Son günlerde petrol ve doğal gaz fiyatlarının hızla yükselmesi ve dünya borsalarının düşmesi de bu saldırılarla bağlantılı.

İran’ın stratejisi savaşın ekonomik maliyetini çok yükseltmek ve ABD’yi geri adım atmaya zorlamak.

Şimdilik bu hedefe ulaşabilmiş değil. Ancak Trump’ın piyasalardaki dalgalanmalara oldukça duyarlı olduğu biliniyor.

Körfez hükümetleri

Şu ana kadar Körfez ülkeleri İran saldırılarına doğrudan karşılık vermemeyi tercih etti.

Bu nedenle şimdilik yapabilecekleri en önemli şey hava savunma sistemleriyle kendilerini korumak ve saldırıları kınamak.

Son yıllarda bu ülkelerin çoğu kendilerini dünyaya istikrarlı iş, diplomasi ve turizm merkezleri olarak tanıtmaya çalıştı.

İran’a karşı doğrudan savaşa girmek bu imajı zedeleyebilir.

Örneğin Katar veya Birleşik Arap Emirlikleri istikrarsız ülkeler olarak görülmeye başlarsa, bu durum ekonomik ilişkileri ciddi şekilde etkileyebilir.

Ancak İran petrol ve gaz altyapılarına yönelik saldırıları artırırsa durum değişebilir.

Bu durumda Körfez ülkelerinin en önemli ekonomik kaynağı doğrudan tehdit altına girmiş olur ve bu da onları savaşa katılmaya zorlayabilir.

Başa dön tuşu