Moskova’da Son Yayın

Moskova’da Son Yayın

DARALMA VE TEK SESLİ GERÇEKLİK

Gotham Ödülü, bu anlatının küresel sarsıcılığını tescilledi. Oscar kısa listesinde de yer almış olan bu yapımın, bu sert ve tavizsiz estetiğin ana akım mecralar tarafından kucaklanmaması şaşırtıcı değil. Julia Loktev’in beş bölümlük bu devasa belgeselinin ilk üç bölümü, Rusya hükümetinin “devlet düşmanı” ilan ettiklerine uyguladığı sistematik izolasyonu ekrana taşıyor. Yönetmenin özneleriyle kurduğu yakın ilişki, paranoyanın ötesinde inatçı bir dayanışmayı ve hakikate bağlılığı görünür kılıyor. Julia Loktev, Sovyetler Birliği’nde doğup çocukken ABD’ye göç etmiş biri. Filmi kasıtlı olarak cep telefonuyla çekmiş. Kamera küçük olunca görünmez oluyor; görünmez olunca da içeri girebiliyor. Ve aslında belgesel de aynı mantıkla ilerliyor. Çünkü her bölümde hareket alanı biraz daha daralıyor. İzleyici bunu ani bir kırılmayla değil, birikimle hissediyor. Belgeselin 5 saat 24 dakikalık süresi ilk bakışta göz korkutucu. Ama bu uzunluk anlatının ayrılmaz parçası. Film ani bir çöküşü değil, yavaş yavaş daralan bir alanı kaydediyor. Ve o daralma ancak bu süreyle hissedilebilir. Belgesel, “Geriye ne kalıyor?” sorusuna ürkütücü bir yanıt veriyor. Tek sesli bir gerçeklik. Ve bu gerçeklik her zaman mutlak bir sessizlik değil aksine, bazen çok gürültülü ve aşırı emin bir tonda konuşuyor. Belgeselin temposu ve tonu ilerleyen bölümlerde; 2022’deki Ukrayna işgaliyle tamamen değişiyor. “Savaş” kelimesi yasaklanıyor. Bağımsız medya kapatılıyor. Gazeteciler ya ülkeyi terk etmek ya da yıllarca sürebilecek yaptırımlarla yüzleşmek arasında sıkışıyor. Bu noktada belgesel gözlemden tanıklığa evriliyor.

TANIKLIĞIN AĞIRLIĞI

Son birkaç yıldır tanık olduğum hiçbir şeyi çıplak gözle izleyemiyorum. Okuduğum her satırı, gördüğüm her kareyi istemsizce kuramlara bağlıyor, onlardan anlam devşirmeden nefes alamıyorum. Bunun bilinçli bir tercih olmadığını biliyorum öfke ve çaresizliği dizginlemeye çalışan bir savunma mekanizması bu. Duygusal şiddeti soyutlayarak kendime mesafe inşa ediyorum. Foucault’nun Panoptikon’u tam burada devreye giriyor: korku artık dışarıdan gelmiyor, bireyin kendi iç sesine dönüşüyor. Otosansür bilinçli bir karar olmaktan çıkıp hayatta kalma refleksi haline geliyor. Arendt’in uyardığı şey de bu zaten baskı sadece bedeni değil, düşünme ve yargılama yetisini felç ederek önce içimizi, sonra aramızdaki ortak dünyayı çoraklaştırıyor. “Yabancı ajan” damgası yalnızca gazetecileri susturmuyor; gerçeği gören herkesi kendi zihninde karantinaya alıyor.

KÜRESEL BİR EMPATİ ZEMİNİ

Bu belgeseli izlerken kendimi daha da bunaltılmış buldum. Moskova’da muhalif gazetecinin başına gelen Filipin’dekinin de geliyor. Sistem, farklı coğrafyalarda aynı hareketi yapıyor. Kötülük bu kadar örgütlü ve evrensel bir haldeyken, iyilik de örgütlenebilir mi diye sormadan edemiyorum. Bilmiyorum. Somut bir adım göremiyorum. Ama bu soru bende yeni değil hep vardı. Bazı insanlar yıkmak için var, bazıları ise daha iyiye doğru çekiliyor; bunu evrimsel bir sezgiyle hissediyorum. Kötülük yukarıdan kopyalanıyorsa, bu çekim de aşağıdan, vicdan ortaklığı üzerinden örgütlenebilir. Bu bir analiz değil, bir ihtiyaç. Ve şimdilik ona tutunmaktan başka bir şeyim yok.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu