Labirentin içinde kaybolmak
Labirentin içinde kaybolmak
Ajvaz’ın eserleri genellikle büyülü gerçekçilik veya postmodern kurgu olarak sınıflandırılsa da, bu etiketler onun yazınını bütünüyle karşılamaktan uzak. Eserleri, Borges’in labirentvari izlerini ve Italo Calvino’nun metaforik çağrışımlarını andıran bir edebi damar taşıyor. Burada asıl ilgi alanı gerçekliğin nasıl kurulduğunu ve dilin bu kurulumdaki rolünü sorgulamak. Okurun aşina olduğu dünya, onun metinlerinde sürekli çözülüyor, yeniden örülüyor ve başka olasılıklarla genişliyor.
‘Boş Sokaklar’ bu bağlamda bir ‘anlatı labirenti’ olarak konumlanıyor. Okuru görünenden öteye uzanan bir şehir tahayyülünde dolaştırıyor. Romanın merkezinde şehir var ama bu geleneksel bir mekân tasvirinden ziyade semboller, izler ve çağrışımlarla örülü bir bilinç alanı. Her köşede bir olasılık, her dönemeçte bir gizem ve her yeni izde okuru sürükleyecek bir bağlantı var. Metin bir labirente nereden girildiğini ya da neden girildiğini unutturan bir ritimle ilerliyor. Her yeni hikâye anlatının dokusunu daha da genişletecek başka bir ihtimali açığa çıkarıyor.
Hikâye 1999 yazında Prag’da yaşayan isimsiz bir anlatıcı ile açılıyor. Romanın ilk sayfalarında anlatıcı üzerinde çalıştığı kısa romanın giderek kontrolden çıktığını fark ediyor. Metin huzursuz, biçim değiştiren ve neredeyse okunaksız bir sayfalar yığınına dönüşüyor ve yazarın masasını ele geçirerek adeta bir canavara dönüşüyor. Bu başlangıç Ajvaz’ın anlatı hakkındaki düşüncesini yansıtıyor. Hikâye yalnızca anlatılan şey değil, aynı zamanda anlatanın peşinden gittiği bir serüven.
Kısa bir yürüyüş sırasında anlatıcı inşaat alanında garip bir sembol ile karşılaşıyor. Çift uçlu ahşap bir biçim. Bu nesnenin ne olduğu ve ne işe yaradığı üzerine kurulan düşünceler okuru metnin içine çeken ilk ipuçları. Sonrasında sembol pek çok yerde beliriyor. Tanıdığı bir tasarımcının bilgisayarında ekran koruyucu olarak görülüyor. Çerçeveli bir resmin içinde tekrar ortaya çıkıyor. Nihayetinde bu iz kaybolmuş bir genç kadının, Viola’nın hikâyesiyle birleşiyor ve anlatıcı kendini bu kayboluşun peşinden bir arayışa sürüklenmiş buluyor.
Romanın anlatı mekaniği parçalı hikâyelerden oluşan bir zincir gibi. Bir karakter diğerine açılan bir kapı oluyor. Bir mekândaki bulgu başka bir mekâna geçiş için bir anahtar sunuyor. Bu şekilde okur olayları doğrusal bir ilerleyişle değil metaforik ve duygusal bir dolaşma ile deneyimliyor. Bu dolaşma yalnızca olayların çözümlenmesi amacıyla değil metnin kendi içinde yeni sorular üretmesi için tasarlanmış. Ajvaz bu yapıyla okuyucuyu yalnız bırakmıyor. Hikâyelerin içinden geçerken sürekli yeni bir keşif hissi doğuruyor.
Romanın atmosferi de bu yapıyı destekliyor. Gerçek ve hayal arasındaki sınır sürekli bulanıklaşıyor. Sokaklar, kahveler, tren istasyonları veya lüks villalar gibi gündelik mekânlar yalnızca fiziksel yerler değil bilinmeyenin ve olasılıkların sahneleri hâline geliyor. Bu yönüyle roman, okuyucuyu alışılmışın dışına çıkan bir anlatı dünyasında düşünmeye davet ederken, bilinç ile bellek arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürüyor.
Ajvaz’ın anlatı tekniği klasik “gizem çözme” kalıplarını aşıyor. Son bölümde pek çok soru yanıt buluyor ancak bu metnin büyüleyici yapısını sarsmıyor. Karmaşık görünen parçalar anlamlı bir bütün hâline gelirken, okur keşif sürecinin tatmin edici bir karşılığını hissediyor. Her yeni dişli anlatının saat mekanizmasına ekleniyor ve bütünün etkisini artırıyor.
Bu eser yalnızca bir kayıp hikâyesi veya bir şehir tasviri değil. ‘Boş Sokaklar’ dilin, anlamın ve bilincin sınırlarını kurcalayan, okuru her an yeni bir olasılığa açan bir yolculuk. Metnin labirentvari yapısı sadece okuyucuyu içine çekmekle kalmıyor, aynı zamanda metafiziksel bir düşünce deneyimi sunuyor.
Bu özgün ve katmanlı metni Türkçe’ye kazandırarak okurla buluşturan Eriken Yayınları’na teşekkür etmek gerekir. Edebiyatın dilini genişleten bu tür eserlerin Türkçe’de yer bulması yalnızca çeviri edebiyatı açısından değil okur deneyiminin derinleşmesi açısından da büyük önem taşıyor.