‘Kurtuluş’ nasıl olacak?

‘Kurtuluş’ nasıl olacak?

Alper, sinemasal aklı ve tavrı itibariyle, ülkenin en önemli sinemacılarından biri. Nitekim Berlinale ödül töreninde, jüri başkanı Wim Wenders’ın şahsında cisimleşen “sanatı siyasetten arındırma” yaklaşımına karşı kürsüyü işlevsel bir mecra olarak kullanması, aydın duruşunun önemli bir örneğini oluşturuyor. Gazze’den Rojava’ya, Gezi tutsaklarından İmamoğlu’na ve Demirtaş’a değin gönderdiği selam, yabana atılmaması gereken politik bir tavır. Kürsüdeki bu net duruştan çıkıp perdedeki Kurtuluş’un dünyasına adım attığımızda da karşımızda birçok yönden tartışılmaya değer, karmaşık ve ağır meseleler üzerinde gezinen bir film duruyor.

Film izleyici karşısına çıktığından beri de çeşitli mecralarda, Kürt coğrafyasındaki koruculuk meselesini tarihsel bağlamından kopardığı, devlet gerçeğini neredeyse silip suçu yerel halka yıktığı yönünde eleştiriler yükseliyor. Elbette bölgenin geçmişi, ağır travmaları düşünüldüğünde bu kaygılar son derece anlaşılır; fakat filmin içine, o kanlı, karanlık dünyaya yakından baktığımızda, meselenin hiç de bu kadar soyutlanmadığını, makro politikaların mikro hırslarla nasıl iç içe geçtiğini görüyoruz.

Kurtuluş, temelde odağına yıllarca koruculuk yapmış Hazeran Aşireti ile köylerinden göçmek durumunda kalmış Bezari Aşireti arasındaki gerilimi alıyor. Hazeranlar, ticaretle arası pek olmayan, giderek yoksullaşan, bölgede var olabilmek için çareyi devletin güvenlik aygıtına entegre olmakta bulan bir topluluk. Yıllardır otoriteyle iş birliği içindeler; sistemin kurallarıyla yaşıyor, devletin aklıyla, diliyle, terminolojisiyle konuşuyorlar. O koyu dindarlık ve sofuluk, boşlukta sallanan bir inanç pratiğinden ziyade, devletle kurulan itaatkâr ve kanlı ilişkinin temelini oluşturan bir gerçekliğe işaret ediyor. Mesut (Caner Cindoruk) karakteri, işte bu sıkışmışlığın ve iktidar hırsının baş aktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Bezari Aşireti ise denklemin diğer tarafını oluşturuyor. Geçmişte ticaretle zenginleşmiş, bölgedeki toprakların büyük kısmını yasal yollarla almış ancak çatışmaların alevlenmesiyle şehre göç etmek zorunda kalmışlar. Geçen yılların ardından Bezariler köylerine dönmeye başlıyor. Üstelik köyün erkekleri de döndükten sonra devlete korucu olmak için başvuruyorlar.

Asıl kırılma, cinnet hali de burada, maddi bir zeminde filizleniyor. Mesut’un/Hazeranların zihnini kemiren paranoyalar, gaipten sesler, mistik rüyalar, oldukça belirgin bir mülkiyet korkusundan besleniyor. “Bezariler devletin silahlarını bekliyor, o silahlarla bizi yok edecekler, toprakları geri alacaklar” korkusu, köyü hızla etkisi altına alıyor. Şeyh Ferit’in (Feyyaz Duman) hınç dalgası karşısında adım adım tasfiye edilişini, Fatma (Naz Göktan) üzerinden ataerkil şiddetin nasıl militarist bir kışkırtıcılığa dönüştüğünü, Yılmaz (Berkay Ateş) gibilerin bu gidişi nasıl körüklediğini soluksuz izliyoruz.

Mülkiyetlerini, bölgedeki iktidarlarını kaybetme paniğiyle tetiklenen Hazeranlar, bu korkunun gerçeğe dönüşmesini beklemeden harekete geçiyorlar. Köyde tek canlı bırakmamacasına giriştikleri vahşeti bizzat “terörist” kılığında, doğrudan “devletin sağladığı silahlarla” gerçekleştiriyorlar. Hal böyleyken, devleti sadece olayların uzağındaki pasif bir kurum olarak nitelendirmek, filmin kurduğu bu maddi ve yapısal bağlamı yok saymak veya ıskalamak anlamına geliyor. Namluların ucunda, el değiştiren toprak tapularında, Hazeranların jargonunda, devletin varlığı, tavrı, şiddet tekeli gayet kendini gösteriyor. Devletin bölgedeki tarihsel rolü, politikaları, koruculuk sistemiyle köyleri, aşiretleri silahlandırma stratejisi, filmde korkunç katliama giden sürecin temel müsebbiplerinden biri olarak rol oynuyor.

Filmin maddi, politik zeminini teslim ettikten sonra, Kurtuluş’un bu sert hikâyeyi seyirciye nasıl bir estetikle, ruh hâliyle aktardığına da bakmak gerekiyor. Alper’in sinemasında genel olarak belirgin bir karamsarlık kol geziyor. Memleketin yakın geçmişi düşünüldüğünde bu karamsar ton şaşırtıcı değil. Kurtuluş’ta da ilk andan son saniyeye kadar koyu bir karanlık seyircinin üzerine karabasan gibi çöküyor. Elbette sinema kuru sloganlar atmamalı, kör göze parmak derslerle didaktik bir metne dönüşmemelidir. Ancak hayat zaten yeterince zorken, karmaşıkken, sinema kusursuza yakın bir estetik ambalaj içinde karanlığı göstermekle yetinmeli midir? Politik sinema yalnızca karamsarlığı derinleştirmek veya “bu memleketin/coğrafyanın değişmez kaderi budur” hissini yaratmak için değil, bu dünyanın başka türlü olabileceğini hatırlatmak için de vardır.

Alper, tıpkı önceki filmi Kurak Günler’de yaptığı gibi, Kurtuluş’un finalinde de zifiri karanlığa ufak bir “umut kırıntısı” yerleştirmeyi seçiyor. Katillerin nefes alan tek canlı bırakmadıklarını sanarak beklediği o sahnede, kan, toz ve taşların arasından çıkıp gelen küçük kız çocuğuyla karşılaşıyoruz. O çocuğun, hayatta kalmış olmanın verdiği o ağır yükle, askerlerin telkin ve teskinlerini dinlerken katilinin gözlerinin içine diktiği sessiz bakış, filmin bize sunduğu yegâne ışık zerresi oluyor.

Saatler boyunca mülkiyet hırsıyla, paramiliter şiddetle, cehaletin örgütlü haliyle inşa edilen o devasa kötülük yapısı karşısında, finalde hayatta kalmayı başarmış bir çocuğun bakışı, politik sinemanın o “başka türlüsü de mümkün” diyebilen kadim umudunu taşımaya yetiyor mu? Bu bakış, küçük bir an için ufak bir umut hissi yaratsa da filmin genelinde kurulan karanlık atmosfer ve çıkışsızlık duygusu karşısında, oldukça cılız kalıyor.

Kurtuluş, hem anlattıkları hem anlatmadıklarıyla, hem kurduğu karanlık hem de finaldeki o bir damla umudun ağırlığıyla, sinemamızın politik imkânlarını ve sınırlarını düşünmek için verimli bir zemin sunuyor ve tartışılmayı sonuna kadar hak ediyor.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu