Konken masasında yaşam muhasebesi
Konken masasında yaşam muhasebesi
- Fonsia sizi en çok hangi yönüyle etkiledi?
Fonsia’nın yalnızlığı beni çok etkiledi ama bu sıradan bir yalnızlık değil. İnsan kalabalıkların içinde de yalnız kalabiliyor. Huzurevinde, geçmişinin içinde sıkışmış bir kadın o. Yaşlılık çoğu zaman toplum tarafından ‘sessizlik’ gibi görülüyor. Oysa Fonsia’nın içinde hâlâ fırtınalar var. Hırsı, öfkesi, incinmişliği var. Kırılmış kalbini ve uğradığı haksızlıkların hepsini bavuluna koymuş. Atmaya da kıyamamış, satmaya da. Sonra hepsinin adına ‘yaşlılık ve yalnızlık’ demiş. Onu oynarken şunu düşündüm: İnsan yaş aldıkça görünmezleşmemeli. Oysa biz yaşlılığı çoğu zaman kenara koyuyoruz ama Fonsia, görünmez olmayı reddeden, hâlâ bağıra çağıra çocuk kalmaya çalışan eğlenceli bir kadın.
- “Hayat elimize gelen kartlarla değil, onları nasıl dağıttığımızla ilgilidir” cümlesi yaşam felsefenizle örtüşüyor mu?
Çok örtüşüyor. Hayat adil bir oyun değil. Kimimiz güçlü kartlarla başlıyoruz, kimimiz kırık bir el alıyoruz. Ama mesele o kartla nasıl bir hayat kurduğun. Sanat da böyle. Herkes aynı imkânlara sahip değil ama herkes sesini, rengini bulabilir. Hep şuna inandım: Şartları değiştiremiyorsan, tavrını değiştir. Gülmen gerekiyorsa kahkahanı tutma. Ağlaman gerekiyorsa saklama. Ağlaman gereken yerde gülmeye çalışmak ya da gülmen gereken yerde kendini tutmak insanın benliğine haksızlık. Duygunun hakkını vermek gerekiyor. Kartlar her dağıtıldığında umut da yeniden dağıtılır aslında. Bugün kahkaha atman gereken bir güne uyanabilirsin. Çünkü hepimiz bu hayatı ilk kez deneyimliyoruz. Bazen kötü dağıtılmış bir kart, başka bir kartla birleştiğinde yeni bir yol açar. Yeni bir hayat, yeni bir ışık, yeni bir kariyer… Hayat biraz da cesaretle oynamayı bilmek.
- Yıldız ve Müşfik Kenter’in yorumladığı bir oyunda yer almak nasıl bir sorumluluk yarattı?
Ustaların iz bıraktığı bir metni sahnelemek ciddi bir sorumluluk. Ama tiyatro kuşaklar arasında devredilen bir nefes değil mi? Nasıl ki Hamlet yüzyıllardır binlerce oyuncu tarafından yorumlanıyorsa biz de eskimeyen bir hikâyeyi zamanımızın ruhuyla anlatıyoruz. Metin aynı kalabilir ama oyuncunun kalbi, dönemi ve bakışı değişir. Tiyatronun en güzel tarafı yaşayan bir sanat olması, zamana direnmesi. Ustaların izine büyük bir saygı duyuyoruz. Ama onların gölgesinde kalmak için değil; o mirası bugünün yalnızlığıyla, yaşlılığıyla, kırılganlığı ve hatta haksızlıklarıyla yeniden söylemek için buradayız. Zaman değişiyor ama insanın temel duyguları değişmiyor. Biz de bu metni bugünün kalbiyle konuşuyoruz.
- Konken Partisi huzurevinde geçen ama enerjisi yüksek bir oyun. Bu tezatı nasıl diri tutuyorsunuz?
Çünkü yaş almak hayattan çekilmek demek değil. Huzurevi bir son durak gibi görünse de aslında orada da tutku, rekabet, kırgınlık hatta çocukça bir inat var. Sahnede ‘yaşlılığı’ oynamıyoruz; insanın bitmeyen var olma arzusunu oynuyoruz. Sanatın en güzel yanı şu: Yaş fark etmeksizin insanı yeniden görünür kılmak. Sahnede yaşlı bir kadını değil, yaşayan bir kadını gösteriyoruz.
- 50 yılın ardından hâlâ sahnede olmak ne hissettiriyor?
50 yıl… Bir ömür gibi ama sahneye çıktığım an zaman yok oluyor. Perde açılmadan önce hâlâ kalbim çarpıyorsa demek ki içimdeki ateş sönmemiş. Ve ben o ateşi korumak için buradayım. Yaş almak insana kırılganlık getiriyor ama sahne insanı diri tutuyor. Sahne benim için bir meslek değil; bir varoluş biçimi. Bu ülkede yarım asır boyunca sahnede kalabilmek kolay değil. Dönemler, anlayışlar, rüzgârlar değişti… Ama hep şuna inandım: Sanat, insanın sustuğu yerde konuşur. Bugün hâlâ sahnedeysem, bu bir alışkanlık değil; bir direnç. Alkış benim için övgü değil, sorumluluk. Belki de en önemlisi şu: Sahne benim evim değil nefesim. Perde kapandığı gün değil, nefesim kesildiği gün biter bu yolculuk.
Saban: “Huzurevi güzellemesi değil”
Nedim Saban, pandemi sürecinde duyduğu acı ve kaygının bu yapımı yeniden ele alma kararında belirleyici olduğunu ifade etti. Saban’a göre oyun bir ‘huzurevi güzellemesi’ değil. Aksine, huzurevinde yaşayan insanlar için hayatın bitmediğini; yeni umutların, başlangıçların mümkün olduğunu vurgulayan bir anlatı. Oyun iki yaşlı karakter üzerinden ilerlese de aslında bir kuşağın yalnızlığını ele alıyor. Saban, seyircinin hikâyede kuşaklar arası sevgiyi ve yalnızlığın yaşla değil, hayata bakışla ilgili olduğunu göreceğini düşünüyor. “Bu oyunu mümkünse ailenizin farklı kuşaklarından bireylerle izleyin” çağrısında bulunup amaçlarının her yaştan seyirciye dokunmak olduğunu vurguluyor.

‘Konken Partisi’nde mizah ile hüzün arasındaki hassas denge ise dikkat çeken unsurlardan biri. Saban, oyunun en sarsıcı anının karakterlerin yalnızlık itirafları değil; bir karakterin hemşirenin verdiği ilacı dahi bilmemesi olduğunu belirtti. Seyircinin kahkahadan hemen sonra boğazında bir düğüm hissetmesini istediklerini söyleyen yönetmen, eserin bir yılı aşkın bir dramaturji sürecinden geçtiğini aktardı. Metni dram ve komedi olarak keskin biçimde ayırmadıklarını; komedinin hüznünü, hüznün gülünçlüğünü iç içe işlediklerini dile getirdi.