İtaatin konforu ile isyanın özgürlüğü

İtaatin konforu ile isyanın özgürlüğü

Gazeteci Selin, bir haberin peşinden giderken kendisini kapalı, hiyerarşik ve şiddeti kutsallaştıran bir tarikat yapısının içinde ve yalancı bir aşkın kollarında bulur.  Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki gibi, kadın bedeninin bir ideolojinin taşıyıcısına dönüştürülmek istendiği tarikatın “Frekans Odası”nda hafızası, iradesi ve kimliği parçalanır. Selin’e yardım edebilecek tek kişi ise yıllardır yanında duran arkadaşı Handan’dır. Handan, Selin’i ararken tarikatın karanlık odalarından ülkenin bilinçaltına uzanan yolculukta yalnızca bir kadının kayboluşunu değil, aynı zamanda bütün bir yapının nasıl çalıştığını, kadınları nasıl susturduğunu ve nasıl yönettiğini de görür. Yaşar’ın manipülasyonu, tarikatın baskısı, çökmüş bir aile düzeni, kırılgan ilişkiler, bir bebeğin belirsiz geleceği… Selin karar vermek zorundadır: İtaatin konforu mu, isyanın özgürlüğü mü?

Sahte Cennetten Kaçış’ta “itaatin konforu” ile “isyanın özgürlüğü” arasında kurduğunuz gerilim romanın ana eksenini oluşturuyor. Kitabın yazım sürecini biraz sizden dinleyebilir miyiz?

Kitabın yazma süreci geniş bir zaman dilimine yayılıyor. Hemen hemen bütün kitaplarımda benzer bir yolu tercih ederim. Ancak diğer kitaplarımdan ayrıldığı nokta şu – ki bu da aslında başıma gelen bir şeydir – bir başka romanın izini sürerken bu kitap devreye girdi ve “ilk önce beni yazacaksın” dedi. Ben de “tamam” dedim! Günümüz Türkiye’si ve dünyasında yaşananlar düşünüldüğünde, bu konularda kafamın zaman zaman çok fazla ısınmasıyla ilgili bir önceliğe sahip. Bu öncelik, böylesi tarikatların varlıklarını sürdürme biçimlerinin kadın bedeni üzerinden nasıl bir meşruiyet kazandıklarını düşündürmesi açısından önemliydi.Günümüzün kafamda oluşturduğu bir santrifüj diyebilirim. Günümüzden bir bakıştı bu ve yakın geleceğin gerçeklerine el atmasıydı.

Sahte Cennetten Kaçış’ta ana iki kadın karakterin hem zihinsel hem duygusal hem de fiziksel kuşatılma süreçlerinden ,dostlukla dayanışmayla nasıl çıkabildiklerine şahit oluyoruz. Siz burada asıl neleri anlatmak istediniz? Hikâyenin çıkış yolculuğu desek?

Handan ve Selin’in dostlukları, birbirleriyle kurdukları ilişki, aslında kendi hikayelerinde –kısmen tabii ki – düzlüğe varmaları anlamına geliyor. Ama bu yeterli değildi, öyle söyleyebilirim. Zaten yeterli de olmadı. Çünkü onlar iki yalnız kızdı ve yapabilecekleri sınırlıydı. Ancak Handan’ın Selin’den vazgeçmemesi, Selin’in ise yaşama her daim prim vermesi ve kendine dair inancından vazgeçmemesi noktasında bir köprü oluşturdular. Bu köprünün üzerinden hayal kırıklıkları, hüzünler ve gençlikler geçti diyebilirim. Ama onlar devam edebildi ve sağlam kaldılar.

Gazeteci Selin’in bir haberin peşindeyken bir tarikat yapısının içine sürüklenmesi, hakikati arayan birinin hakikatsizliğin içine düşmesi gibi okunabilir mi? Bu paradoksu kurgularken nasıl bir zihinsel yol izlediniz?

Haklısınız, genç bir gazetecinin bir haberin peşindeyken, haberin öznesi haline gelmesi aslında bu. Hakikati arayan birinin hakikatsizliğin içine düşmesi gibi de okunabilir. Evet, kesinlikle doğru. Bu paradoksu kurgularken pek zorluk çekmedim, çünkü etrafımda buna benzer sayısız örnek var. Esasen 21’inci yüzyılın tanımı bu: Hakikati ararken benzeri suni hakikatlerin içerisine düşmek ve orada kaybolmak. Kaybolduktan sonra da yitip gitmek, yenilmek. En çok da kendine.

Selin’in yaşadığı zihinsel çözülme süreci özellikle “Frekans Odası” sahnelerinde yoğunlaşıyor. Bu bölümleri yazarken psikolojik şiddetin dilini kurmak sizin için ne kadar zorlayıcıydı?

Psikolojik şiddetin dilini kurmak ve kullanmak bütün kitap boyunca beni zorladı diyebilirim. Ama alışkın olduğum bir yapı bu. Bundan sonra böyle bir kitap daha yazar mıyım, yazmaz mıyım, gerçekten emin değilim. Çünkü burada bazı şeyler sınıra dayandı diyebilirim. Özellikle tecavüz sahnelerini anlatırken çok zorlandım. Ama… Gerçek bundan çok daha ağır, bunu unutmayalım. Dışarıdaki gerçek, benim anlattıklarımın kat be kat üstünde. Bu noktada zincirin zayıf halkaları diyebileceğimiz konumundaki insanların kurban oluşlarınabir biçimde el vermekti benim çabam. Bunu yapmasaydım kendimi eksik hissedecektim, öyle söyleyebilirim. Evet, zorladı ana zzorlanmama değdi diyebilirim.

Tüm karakterleri seçerken ve bir araya getirirken nelere dikkat ettiniz?

Karakterleri seçerken ve bir araya getirirken, aslında hemen hepsinin benzer yaraları olduğunu teslim etmek durumundaydım. Benzer aile yapılarından geldiklerini vurgulamak önemliydi. Bir insan yetişirken, yetişme süreci içerisinde birey olmasına nasıl set çekebileceğini temel aldım diyebilirim. Kısacası, yaraları ortak olan karakterleri seçtim ve onları kurguladım.

Romanda dayanışma ve direniş hatlarını görüyoruz. Kadın dostluğu sizin edebiyatınızda nasıl bir yere sahip?

Kadın dostluğu benim edebiyatımda her zaman ayrı bir yere sahip. Bunun sadece benim kurgumda ve kurgumdan Türkiye’ye yansıyacak bir esinle ilişkili olabileceğini düşünmüyorum. Bütün dünyanın kurtuluşunun burada olabileceğine inanıyorum. Evet, Rüçhan gibiler de var. Ama Handan’la Selin’in dostluğu ve dayanışması o kadar güçlü ki, özellikle Handan’ın sergilediği tavır o kadar anlamlı ki birçok şeyin üstesinden gelebilir gibi geliyor bana. Belki de dünyanın değişebilmesi için çok önemli bir adımdır bu…

Roman boyunca bireysel bir hikâye okurken aynı zamanda bir sistemin işleyişini de görüyoruz. Bu yapıyı kurarken gazetecilik diliyle edebi dil arasında bir denge gözetiyor musunuz?

Gazetecilik dili denilebilir mi bilmiyorum ama gerçeğin dili denilebilir belki buna. Gerçeğin diliyle edebi dil arasında bir denge tabii ki kaçınılmaz. Gerçek öne çıktığında, kanımca, yazılanları edebi bir eser olarak okumak sakıncalıdır. Bir belgesel olabilir bu, bir etnografik çalışma olabilir – ki etnografik çalışmalarım da var. Ama burada kesinkes bir roman yazdığımın altını çizmek durumundayım. Kahramanlarımın gerçekle bir bağlantısı yok ama yaşananlar bazında düşündüğümüzde, tecrübe edilenlerin gerçek anlamda yaşandığını teslim etmek doğru, mümkün. Ancak dediğim gibi, Sahte Cennetten Kaçış bir kurgudur ve kurgusal olarak bir gerçeğe parmak bastığı doğrudur. Bir gerçek olarak okunabilir mi? Orada bir soru işareti var. Onu da okurun takdirine bırakmak lazım. Okurdan aldığım yorumlar ve tepkiler de zaten kitabın onlar tarafından ne şekilde benimsendiğinin ispatlarını taşıyor. “Bunlar yaşandı Müge Hanım”. Yorumlar bu yönde…

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu