Iron Maiden – Burning Ambition

Sınırları aşan duygudaşlık: Iron Maiden – Burning Ambition

Ortada ölçülebilir bir başarının hayli ötesinde, devasa bir süreklilik söz konusu. Yarım asır geçti, kaç jenerasyon değişti, kaç müzik akımı doğdu ve söndü, grup da nice badireler atlattı ama Iron Maiden ismiyle, cismiyle halen daha yerli yerinde duruyor. Bir Maiden şarkısı herhangi bir yerde çaldığında, gezegenin bambaşka köşelerinde, birbirini hiç tanımayan insanların tüyleri aynı anda diken diken olmaya devam ediyor.

Şimdi bu günlerde, bu devasa miras, Iron Maiden: Burning Ambition belgeseliyle sinema salonlarına taşınıyor.

Filmi izlemek için sinemaya gittiğinizde, dünyanın neresinde olursanız olun, salonda ister tıklım tıklım olun ister sadece üç beş kişi, benzer bir manzarayla karşılaşmanız kuvvetle muhtemeldir. Iron Maiden’ın ikonik logosunu bir bayrak gibi taşıyan tişörtler, sırtında Eddie bulunan deri/kot ceketler, kıyafetlere, çantalara iliştirilmiş “patch”ler… Kimsenin organize etmediği, kimsenin çağrı yapmadığı ama herkesin içgüdüsel olarak parçası olduğu bir “dress code”, bir tür sessiz anlaşma açıkça gözlemlenebilir. Bu durumun kendisi bile başlı başına bir inceleme konusu oluşturuyor, zira burada yaşanan şey basit bir hayranlık ötesinde, törensel ve neredeyse ayinsel bir katılım biçimi barındırıyor. Kimsenin üzerine konuşmadığı ama herkesin içselleştirdiği bu görünmez duygudaşlık bile, bu film üzerine yazmayı kuşkusuz anlamlı kılıyor. İnsanlar birbirini görünce gülümsüyor. Tanışmasalar bile aynı şeyin parçası olduklarını hissediyorlar. Film başlamadan önce bile bir tür kolektif atmosfer kurulmuş oluyor.

Iron Maiden: Burning Ambition tam da bunun peşine düşüyor. Bunu yaparken de bir grup belgeselinin (görece) geleneksel yollarına sapmak yerine, öyküyü büyük ölçüde hayranların gözünden kurmayı tercih ediyor. Bu hayran kimi zaman bir doktor, bir akademisyen, bir öğrenci, bir işçi, hatta bir dünya starı (mesela Javier Bardem, Lars Ulrich veya Tom Morello) oluyor. Hepsi özünde aynı şeyi anlatıyor ama herkesin öyküsü farklı yerlerden besleniyor. Yönetmen Malcolm Venville, grup üyelerini kamera karşısına oturtmak yerine, onları hikâyeye yalnızca dış ses olarak dahil ediyor ve asıl sahneyi Maiden topluluğuna bırakıyor. Anlatıya dair bu tercih de baştan belirleyici çünkü karşımızda bir kariyer kronolojisinin ötesinde, bir kolektif deneyimin ta kendisi duruyor.

Film, bu duygudaşlığı görünür kılma konusunda oldukça başarılı denebilir. Farklı coğrafyalardan, farklı sınıfsal arka planlardan, farklı yaş gruplarından insanların aynı müzik etrafında kurduğu bağ, yalnızca sözlü anlatılarla değil arşiv görüntüleri ve konser anlarıyla da pekiştiriliyor. Bu noktada belgeselin en güçlü ve yerinde taraflarından biri, Iron Maiden’ı yalnızca bir müzik grubu olarak değil, tarihsel ve küresel bir topluluk, bir fenomen olarak ele alması. Bruce Dickinson’ın filmin henüz açılışında (ve finalinde, tekrar) bizzat vurguladığı gibi, hangi inançtan, ulustan veya meslekten olduğunuzun hiçbir önemi kalmıyor, Maiden şemsiyesi altında herkes yan yana gelebiliyor.

Filmin anlatısına dair bu tercih beraberinde bazı sınırlılıkları da getiriyor elbette. Elli yıla yayılan bir hikâyeyi iki saate sığdırmak kesinlikle imkânsız. Gruba içkin bazı dönemlerin hızlı geçilmesi, kimi kırılma anlarının derinleştirilememesi, yüzeysel kalması kaçınılmaz. Böyle devasa bir külliyatın beyazperdeye yansımasında bazı boşlukların kalması bir eksiklikten ziyade bir tercih ve mecburiyet. Ancak film zaten tüm detayları kapsayan bir tarih anlatısı kurmaya çalışmıyor, daha çok bu uzun hikâyenin duygusal ve kolektif izlerini takip ediyor.

Belgeselin en ilginç katmanlarından birini de politik anlam meselesi oluşturuyor. Belgeselde zaman zaman Nicko McBrain gibi bazı grup üyelerinin müziklerinin politik olmadığına dair beyanları da yer alıyor. Ancak film, farklı örnekler üzerinden Iron Maiden’ın müziğinin politik boyutunu ister istemez, hatta bilinçli biçimde tartışmaya açıyor. Savaş ortamında bu müzikle tanışanlar, büyük toplumsal kırılmaların, travmaların içinden geçenler, konser deneyimi yaşayanlar ya da kendini dışlanmış hissederken bu şarkılarda kendini bulanlar, tüm bu örnekler müziğin ve sanatın, yaratım sürecindeki niyetlerden bağımsız olarak nasıl politik anlamlar üretebildiğini de gösteriyor. Örneğin Javier Bardem’in Run to the Hills şarkısının sözlerini, yerli halkların sömürgecilere karşı direnişini anlatan ağır ve melankolik bir şiir gibi seslendirmesi, eserin tarihsel arka planını izleyici nezdinde daha hissedilir kılıyor. Lübnan’dan Bosna’ya savaş, çatışma ve yıkım süreçlerini yaşamış hayranların aktardıkları, Maiden’ın müziğinde kendi travmalarına ve belirsizlik duygularına temas eden bir şeyler bulmaları, bu eserlerin hem duygusal gücüne hem de sanatın bireysel/toplumsal deneyimler aracılığıyla yeniden anlamlandırılabilmesine işaret ediyor.

Belgeselin sinema salonunda deneyimlenmesi ise ayrı bir konu. Maiden parçalarını sinema ses sistemlerinde, devasa bir perdede deneyimlemek, stüdyo kayıtlarının çok ötesinde, gerçekten çarpıcı bir görsel-işitsel deneyim sunuyor. Özellikle grup tarihindeki farklı evrelere, kırılma anlarına, önemli dönüm noktalarına geçiş yapılırken kullanılan, albüm kapaklarından beslenen Eddie odaklı animasyonlar ve o anlara eşlik eden Maiden klasikleri oldukça etkileyici.

Hazır bu hafta sinemalardayken, imkânınız varsa ve hayatınızın bir köşesinde en ufak bir şekilde bile olsa Iron Maiden ile yolunuz kesiştiyse, bu filmi mutlaka görmelisiniz.

“Up the Irons”…

BirGün'e Omuz Ver BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu