Egemen odaklar eşitlik mücadelesinden rahatsız
Egemen odaklar eşitlik mücadelesinden rahatsız
Son yıllarda dünya genelinde demokratik gerileme süreçleri hız kazanırken kadın haklarının ilk hedeflerden biri hâline geldiğini görüyoruz. Sizce kadın hakları neden otoriterleşme süreçlerinde bu kadar merkezi bir yerde duruyor?
Son yüzyılın kadın hakları/eşitlik alanında çok olumlu gelişmeler olmuştur. Bu durumun ataerki için ciddi bir tehdit oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Otoriterleşme ise çok yerde ataerkil değerler ve kurumlar üzerinden meşrulaştırılmaktadır.
Birçok yerde siyasi otoriterleşme demokrasiden uzaklaşarak geleneksel, duygusal ya da liderin kişisel nitelikleri temelinde kabul görmektedir.
yüzyılın 2. yarısında ve 21. yüzyılın başında dünyada ve Türkiye’de kadın hakları daha fazla tanınır, bilinir hale gelmiş; pek çok yerde kadın-erkek eşitliği toplumsal bir amaç olarak belirlenmiştir.
Bu dönemde “evlilik”, “aile” gibi özel yaşam alanlarından başlayarak gündelik yaşamın her alanında, ekonomide, siyasette kadın haklarının daha çok yerde tanınması gerçekleşmiş; bu da egemenlik odaklarını korkutmuştur. Hele son dönemde kadın haklarının kadınlara yönelik şiddet, cinsel şiddet gibi özel alan dinamiklerini daha fazla sorgulayan hale gelmesi, bunların suç kapsamına alınması erkek egemenliğini savunan odaklarda, bütün dünyada ciddi rahatsızlık yaratmıştır.
Son yüzyılların yükselen değeri demokrasi ve insan hakları haline gelince, toplumsal cinsiyet eşitliği ile kadın hakları da bu kapsamda düşünülmeye ve BM CEDAW Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası normlarca düzenlenir hale geldi. Diğer bir deyişle, bu değerler demokrasilerin ve çağdaş toplumun olmazsa olmazı olarak kabul edildi.
Bu da ataerkil dünya görüşleri, bazı dini yorumlar ve otoriter yönetimleri savunanların kadın haklarını hedef alması ve bu hakların toplumun “din” ve “aile” gibi kutsallarını aşındıracağını iddia etmelerine zemin oldu.
Günümüzde hem ülkemizde hem de dünyanın başka yerlerinde bu durumun açık örneklerini görüyoruz. Başka bir deyişle, dünyada kadın hakları ve eşitlikteki kazanımlar yeni mücadele alanlarını açtı.
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi kadın hakları açısından nasıl bir kırılma yarattı? Bu kararın sembolik ve somut etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünya genelinde yaşanan süreç aslında Türkiye’de en çarpıcı bir biçimde yaşandı ve yaşanıyor.
İstanbul Sözleşmesi’nden 2021 yılında çekilmesi, Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda Cumhuriyet döneminde adım adım ilerlediği yoldan ve izlediği temel politikalardan ayrıldığının açık bir göstergesi oldu.
Hükümet her ne kadar kadın hakları ve kadınların şiddetten korunması konularında geri adım atmadığını savunsa da toplum ve özellikle kadınlar “devlet artık kadınları şiddetten korumayacak” mesajını aldı. Nitekim bu endişe Türkiye’de kadın hareketinin İstanbul Sözleşmesi’ne güçlü bir şekilde sahip çıkması, ona adeta sıkı sıkı sarılması sonucunu getirdi. Şiddet uygulama potansiyeli olan erkekler de Sözleşme’den çekilmenin, devletin kadınlara yönelik şiddet konusundaki tutumunda bir gevşeme, adeta hoşgörü olduğu anlamını çıkardılar.
Nitekim İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edildiği (2014) yıl ülkemizde kadın cinayeti vakalarının sayısı ilk defa düşerken, Sözleşme’den çekilmesini takiben kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerinde sürekli bir artış görülmektedir.
Öte yandan Türkiye’nin en başından beri kadına yönelik şiddet konusunda Avrupa’da bölgesel standartlar geliştirmek için çalışan, hatta bu konuda başı çeken bir devlet olması nedeniyle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemiz dünyaya çok güçlü bir olumsuz mesaj verdi. Türkiye’nin tutumunun temel demokrasi gereği olan kadınların insan haklarının korunması ya da eşitliğin sağlanmasından ziyade yönetimin gündelik iç ve dış siyasi amaçlarınca belirlendiği mesajını verdi.
Prof. Dr. Feride Acar
Son yıllarda “eşitlik” söyleminin yerini giderek “aile merkezli politika” anlayışının aldığını görüyoruz. Bu dönüşüm, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifini nasıl etkiliyor?
Kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği toplumların dokusunu belirleyen öğelerdir. Dünya deneyimi bize haklarda eşitliğin olmadığı yerlerde ve zamanlarda toplumlarda erkeklerin daima daha yetkili ve etkili olduğunu, kadınların ise ev ve aile ile başlayıp biten bir dünyaya hapsolduğunu gösteriyor. Bu tür toplumlarda aileden iş yaşamına ve siyasete kadar her alanda kadın-erkek eşitsizliği doğal karşılanıyor.
Öte yandan “aile merkezli” politikaların nasıl bir anlayışla geliştirildiği de önemli. Kanımca bu politikalar toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirici de olabilir. Oysa ki gerçek yaşamda aile politikaları, aile hakları ile kadın haklarını çatışan kavramlar olarak gören bir anlayışla uygulanmaktadır.
Eşler arası eşitliğe dayalı, bütün aile üyelerinin insan haklarının korunduğu demokratik aile yapıları ise kadın-erkek eşitliğine zarar vermediği gibi güçlendirici de olabilir. Örneğin böyle aile ortamlarında yetişen çocukların toplumsal cinsiyet eşitliğine “olağan” ve “olması gereken” bir durum olarak baktığı biliniyor.
Diğer bir deyişle, konu aile ya da kadın merkezli politikaların birbirlerine alternatif olarak düşünülmemesi; her ikisinde de toplumsal cinsiyet eşitliğini amaçlayan politikaların benimsenmesine gerek olduğudur.
Türkiye’de laiklik ile kadınların eşit yurttaşlık hakları arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu bağın zayıflaması hangi sonuçları doğurabilir?
Türkiye’de laiklik ile kadınların eşit yurttaşlık hakları arasında tarihsel deneyimden kaynaklanan güçlü bir ilişki vardır.
Kadınların yurttaşlık haklarının temeli ve güvencesi olan Türk Medeni Kanunu laik bir hukuk sistemi varsayımı ile geliştirilmiş ve kadınlara eşit vatandaşlık hakları sağlamıştır.
Bu kritik bir tarihsel dönüşümdür; ancak toplumda her alanda var olan kadın-erkek eşitsizliğini bütünüyle ortadan kaldırmak için yeterli değildir ve olmamıştır.
Nitekim ülkemizde bu yasal temel üzerine inşa edilmesi gereken çok yönlü toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele devam etmektedir.
Türkiye’de laik hukuk düzeninin var oluşu eşitliğe ulaşmak için mutlaka gerekli bir basamaktır. Ancak yeterli değildir.
Laik olmayan hukuk düzenlerinde kadınların ve erkeklerin konumlarını ve haklarını dini kurallar ya da “örf adet hukuku” belirlemektedir. BM CEDAW Komitesi yıllar içerisinde dünya genelinde şu çarpıcı gerçeği saptamıştır: Örf ve adet hukukunun uygulandığı ülkeler, kadın haklarının en fazla kısıtlandığı ve eşitsizliğin en bariz olduğu yerlerdir.
Korkarım Türkiye’de de laiklik ile kadınların eşit yurttaşlık hakları arasındaki bağın zayıflaması, örneğin Medeni Kanun’un örselenmesi çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır.
Böyle bir çaba kadın haklarının kısıtlanması ve bu hakların var olan uluslararası standartlar doğrultusunda değil de geleneksellik, kalıp yargılar ve inançların farklı yorumları ile belirlenmesi sonucunu getirecektir.