İnsana duyulan ihtiyaç bitmedi

İnsana duyulan ihtiyaç bitmedi

Sahnede güçlü ama toplumda çoğu zaman görünmezden gelinen yaşlı karakterleri canlandırmak size ne hissettiriyor?
 
Zeynep Kankonde (Z.K.): Metni doğru yorumlamak, bugüne çekebilmek ile ilgili kaygılarım vardı. Günay ile sahnede olmak zaten bir çırak için başlı başına başka bir şey. Metni kendi yorumumuzla seyirciye geçirebilecek miyiz? En büyük kaygım bu.
 
Günay Karacaoğlu (G.K.): Benim böyle bir kaygım yok, çok güzel bir dramaturji yapıldı. Bir Aziz Nesin oyunu. 1970’lerde yazılmış olmasına rağmen 2026’da hâlâ güncel bir mesele. Şiddeti ya da etkisi değişebilir ama özünde yalnızlık meselesi var. İnsan var oldukça herkes bunu hayatının bir döneminde mutlaka hissediyor. Biz de bu yalnızlığı, Aziz Nesin’in ‘Hadi Öldürsene Canikom’ gibi bilinen yorumlarından farklı bir bakışla; yazarın üslubunu ve dramatik yapısını bozmadan, yönetmen Barış Dincel’in dokunuşuyla, ince bir zekâ ve hınzırlıkla anlatmaya çalışıyoruz. Bizi heyecanlandıran noktası da zaten burası.
 
Bülent Alkış (B.A.): Bir komedi olarak görülse de seyirciyi mutlaka düşündürecek çok derin alt metinleri var. Bir dönem sanki unutulmuş, üzeri örtülmüş gibi duran duyguların bugünkü karşılığını aradık. Bugün her şey çok hızlı akıyor, hep bir sonraki günü hesaplıyoruz. Ancak neler yaşadığımızı, hangi süreçlerden geçtiğimizi hatırlatan çok az şey kaldı elimizde. Modern dünyanın o meşhur “15 saniyelik” kuralları bizi sadece ileriye bakmaya zorluyor. Oyunu çalışırken, kendi yaşanmışlıklarımla da birleştirerek şunu gördüm: Geçmişte de benzer şeyler varmış, bugün de var. Bu oyun bana geçmişle bugün arasındaki o kopmaz bağı yeniden hatırlattı.
 
Canlandırdığınız Siyen ve Diha sürekli kavga ediyor ama birbirlerinden de ayrılmıyor. Bu ilişkinin ritmi ve gerilimi nasıl kurdunuz?
 
Z.K.: Bu aslında çok tanıdık bir ilişki biçimi. Uzun yıllar birlikte yaşayan insanlar bir süre sonra birbirinin yansıması olmaya başlar; ifadeleri, sevdikleri yemekler, hatta bakışları bile benzeşir. Siyen ve Diha da böyle; hikayeleri benzer, dertleri aynı. Birbirlerinin “onaylanma” ihtiyacını karşılıyorlar. Ekonomik ve mekansal sıkıntıların, ruhsal çöküntülerin içinde birbirlerinin kaçış noktası, adeta “oksijen alanları” olmuşlar.

BİREYSELLEŞME ÇABASIYLA MODERN BİR YALNIZLIĞA HAPSOLDUK

Oyun 1970’lerde geçiyor ve karakterler bir radyo sesine sığınıyor. Bugün ise elimizde akıllı telefonlar var. Teknoloji sizce bu yalnızlığı azalttı mı?
 
Z.K.: Yalnızlığın kökeni, aslında teknolojinin insana ‘tek başına yetebilme’ gücü vererek onu kolektif yaşamdan kopardığı Sanayi Devrimi’ne dayanıyor. Günümüzde bu durum teknolojiyle beraber daha da ‘habisleşti’; artık sadece yaşlıların değil, gençlerin yalnızlığına da şahit oluyoruz. Bireyselleşme çabasıyla modern bir yalnızlığa hapsolurken, doğamızda olan kolektif yaşam bilincini unuttuk. Bugün tıpkı 1984 romanındaki gibi; odalarımızda hem izleyen hem de izlenen olarak kalma riskiyle karşı karşıyayız. Eğer bu sosyal dokuyu ve kolektif bağı yeniden canlandırmazsak, hayatımızda birileri olsa dahi yapayalnız kalmaya devam edeceğiz; bu da nihayetinde kültürel sonumuz olabilir.
 
1970’lerden bugüne değişen dünyada, sizce güncel koşullar oyundaki o temel yalnızlık hissini ve bir ‘insan yüzüne’ duyulan ihtiyacı daha mı sancılı hale getirdi?
 
B.A.: Kesinlikle. Asıl soru şu: Sosyalleşiyor muyuz yoksa yalnızlaşıyor muyuz? Artık her şeyin “yapay” olanı makbul hale geldi; yapay zekâ, yapay ilişkiler… Eskiden komşumuzun bir sesine, kokusuna muhtaçken; şimdi ancak o koku bir “rahatsızlık” verdiğinde birilerinin varlığını fark eder olduk. Büyük bir yalnızlık dalgasının içindeyiz.
Aziz Nesin bu oyunu öyle bir ustalıkla kurgulamış ki; bu oyun 1000 yıl sonra Mars’ta da oynansa, oradaki insan da aynı yalnızlığı hissedecektir. Çünkü bu insanın doğasında var. Makinelerle, yapay olanla bu boşluğu doldurmaya çalışıyoruz ama olmuyor. Oyun izlendiğinde görülecek ki; o günkü form ile bugünkü arasında pek bir fark yok. Yalnızlık, evrensel ve zamansız bir olgu.
 
Hayaller dünyasındaki o “tek gerçek” ya da “modern gerçek” karakteri canlandırmak size ne düşündürdü?

B.A.: Canlandırdığım karakterin kapıdan girdiği an tüm atmosferi değiştirecek o etkisini seyirciye tam anlamıyla hissettirmek istiyoruz. Kendi yorumlarımızı katarak hazırladığımız bu süreçte, sürprizi bozmamak adına çok detay vermeyeyim; ancak şunu söyleyebilirim: Biz de sahnede oynarken bir yandan oyunu dışarıdan bir göz gibi izliyor ve her temsil sonrası üzerine yeniden düşünüyoruz. Seyircinin de bizimle bu buruk ama keyifli yolculuğa ortak olmasını bekliyoruz.
 
Sahnenin gerisindeki dünyadan gelip, bu Aziz Nesin metnini yeniden inşa etmeye iten temel motivasyon ne oldu?

Barış Dinçel: Tiyatro her şeyden önce kolektif bir sanat ve bu kolektif yapının tüm “saç ayaklarının” doğru kurulması gerekiyor. Benim bu işteki temel motivasyonum aslında tiyatronun mutfağına, yani sahne gerisine duyduğum o büyük tutkudan besleniyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdiğim ilk günden beri tercihim hep sahne gerisinin o güçlü dünyasından yana oldu; dekoruyla, teknik detaylarıyla bir bütünü inşa etmek beni her zaman heyecanlandırdı.
 
Bu oyunu sahneleme isteğim ise Aziz Nesin gibi dev bir kalemin metnini, modern bir reji anlayışıyla ve o kolektif emeğin gücüyle bugüne taşımaktı. Kendi branşımda edindiğim yetkinliği, bu oyunun atmosferini kurarken oyuncu performansıyla bir bütün haline getirmek asıl amacımdı. Aziz Nesin’in bu evrensel hikayesini, sadece bir oyun sahnelemek için değil; tiyatronun o “backstage” gücünü ve akademik disiplini sahnenin ruhuna dahil etmek için bir fırsat olarak gördüm. Biz burada sadece bir metni oynamıyoruz; dekorundan ışığına, oyuncusundan izleyicisine kadar o eski ama eskimeyen kolektif ruhu yeniden canlandırıyoruz.
 
Oyun 30 Mart Pazar günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde sahnelenecek.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu