Henüz doğmamış

Henüz doğmamış

Örneğin 60’ların ve 70’lerin kültürel devrimine öncülük edenlerin çocukları, anne babaları gibi kimliklerini isyan yoluyla tanımlamamışlardı. Geçmişteki gibi otoriteyle varoluşsal bir sorun da yaşamıyorlardı. Çünkü kendi anne babaları otoriter olmamaya özen göstermişti. Kendi kimliklerini kurmak için önceki nesille kavga etmek zorunda kalmamaları, başlarına bambaşka sorunlar açtı. Kültür eskiden yukarıdan aşağıya akardı; babadan oğula, ustadan çırağa. O akış kesildi. Artık herkes yanındakine bakıyordu, öncekine değil. Edebiyatta bile o eski nesil kavgası kalmamıştı. Herkes kendi kitabının tanıtımcısıydı, kimseyle kavga etmeden. Ah, ne güzeldi eskinin o polemikleri. Şimdi herkes birbirini beğeniyor. Artık herkes kendi kimliğinden sorumluydu; yani herkes kendini, tek başına tasarlamaya yöneldi. Tüketim toplumunun yapısı da buna uygundu.

∗∗∗

Onların çocukları ise internet ortamının içine doğmuştu. Onlar da kararsız ebeveyn tutumlarıyla karşı karşıya kaldılar. Ya aşırı koruyucu ebeveynlik ya da özerklik sorununu aşamamış, olgunlaşamamış bir ebeveynlik. Beğeni ve görünürlük, ebeveyn onayının dijital ikamesi olarak belirdi. Bu da nesne sürekliliğini zayıflattı. İnsan kendini içinden değil, izleyen birinin gözünden yaşamaya başladı. Bir anı yaşarken aynı anda onun nasıl görüneceğini hesaplamak… Yaşamak ile kaydetmek aynı ana sığmıyordu. Kimlik, bir anlatı olmaktan çıkıp performans meselesi haline gelmişti.

İsyanla kurulan kimlik, önce bir tasarıya, daha sonra da performansa dönüştü. Baba’ya karşı verilen mücadele, babanın yerinin sessizce boşaldığı bir toplumla son buldu. Bu hafta sonu Babalar Günü; vitrinler çoktan kravatla, “en iyi baba” kupalarıyla doldu. Tuhaf bir an: babayı bu kadar kutladığımız bir çağda, onun o eski yeri bu kadar boşalmış. Benim babam yok. Hayattayken onunla kavga da ettim, hayran da oldum, arkadaş da… Bir tek adamda, bir asrın bütün babaları…

Mitscherlich daha altmışlarda “babasız bir topluma” doğru gidildiğini yazmıştı. O zaman boşluğu savaş açmıştı; babalar cephede ölmüştü. Şimdiyse babalar yerli yerinde – eksilen onlar değil, taşıdıkları o eski ağırlık. Lacan’ın dediği gibi baba yalnızca biyolojik ve kişisel bir bağ değil, kültürel otoritenin de sembolüydü. Çözülen o sembol oldu, babanın kendisi değil. Bugün baba çoğunlukla ya anne-yardımcısı ya da alakasız, arkadaş gibi birine dönüştü. Şimdi bütün oklar anne’yi işaret ediyor; bütün çalışmalar ve yayınlar anneler üzerine yoğunlaşıyor.

∗∗∗

Bu yeni kuşak, artık korunmaya değer bir kültürün olduğuna inanmayan, geçmişle ya da gelecekle ilişkisiz yeni bir kültürle birlikte büyüdü. Tıpkı bireyin değeri gibi, kültürün değeri de artık içeriden gelmiyordu; bir eleştirel hiyerarşiden değil, dışarıdan, dikkatten üretiliyordu – ‘buzz’dan. Şimdi bu kültürün de sınırına dayanmışız gibi görünüyor. Bugün çocuk olanlar ise doğrudan yapay zekânın içine doğuyor; onların hikâyesi daha yazılmadı.

Ama benim öngörüm şu: gerçeğe aç bir kuşak geliyor. Performansından, vitrininden, içini dolduran fantezilerden yorulmuş. Belki geçmişiyle yaşamayı yeniden öğrenecekler; ruhlarındaki tortuyu silmeye değil, ondan bir şey kurmaya çalışacaklar. Tasarlanan benlikle derin benliğin ilk kez birbirini dinlediği bir kuşak…

Yazımı yazarken güneş, denizi kendi rengine boyayarak gözden kayboldu.

BirGün'e Omuz Ver

Başa dön tuşu