Halktan kaçırılan siyaset

Halktan kaçırılan siyaset
Vergi politikası, var olan eşitsizliği daha da keskinleştiriyor. Çünkü verginin de adaleti yok ve terazisi bozuk. Devletin vergi toplama tercihleri en çok orta ve dar gelirli yurttaşları vuruyor. Vergi gelirlerinin yüzde 60’tan fazlası dolaylı vergilerden oluşuyor ve ödenen vergiler emeğiyle geçinen halkın bütçesinde daha fazla yer kaplıyor. Türkiye, ücretli çalışanlardan en çok vergi alan ülkelerin başında geliyor. TEPAV’ın son araştırmasına göre toplam gelir vergisinin yüzde 65,4’ünü çalışanlar ödüyor. Yani gelir vergisinde de aslan payı sermaye sahipleri, holding patronları ve rantiyecilerde değil, günde 8-10 saat mesai yapan bordrolu çalışanlarda… Üstelik bu pay yıllar geçtikte artıyor.
Bu tablo kendiliğinden oluşmadı; bizzat AKP tarafından yaratıldı. Memleket bu noktaya, iktidarın 23 yıldır verdiği politik kararların neticesinde geldi. Dünyada kapitalist sistem halkları yoksullaştırıp emekçilerin sahip olduğu kamusal hakları bir bir ellerinden alırken, AKP sistemin Türkiye şubesi gibi faaliyet gösterdi. Ancak iktidarın en büyük avantajı, karşısında kendisine bunun siyasi maliyetini ödetecek örgütlü bir halk hareketinin bulunmaması oldu. Kimlik siyasetine yaslanarak toplumu kutuplaştıran AKP, ne demokrasi ne de hukuk tanıyan baskıcı uygulamalarıyla ve buna eşlik eden türlü hile hurdayla gücünü yıllar boyunca muhafaza etti.
İktidar bunu yaparken, siyasal alanı da kendi düzeninin devamlılığını sağlayacak şekilde biçimlendirdi. Kendi kimlikler üzerinden siyaset yaparken, muhalefeti de kimlik temsiliyetinin sınırlarına hapsetti. Sonunda iktidar karşısında birleşemeyen, çıkarları farklılaşıp rejime karşı pozisyon alışı ikincil mesele olarak gören ve birey/lider merkezli çıkışları aşamayan bir muhalefet hattı şekillendirdi. Kurumsal siyaseti, tabanın beklentilerinden ve adaletsiz düzenin sorunlarından böylece büyük ölçüde kopardı. Bugün de benzer bir konsept etrafında hareket ediyor.
Kürt hareketiyle yürütülen süreç hem Kürt hareketini yeniden biçimlendirmeyi hem de CHP’yi geleneksel sınırlarına çekmeyi amaçlıyor. DEM Parti’nin muhalefet kampından koparılması ve tarafsızlaştırılması, Öcalan’ın parti kadroları ve tabanı üzerindeki etkisi üzerinden gerçekleştirilmek isteniyor. Ortada demokrasi ve özgürlükler anlamında geliştirici bir perspektif yok, sadece birtakım vaatler, geleceğe dönük temenniler var. “Türk-Kürt ittifakı” demokratik, eşitlikçi bir bakışa ve etiğe değil, AKP ile MHP’nin aklına emanet ediliyor. Buna razı gelen, bundan memnuniyet duyan bir sola -“taktik” gereği de olsa- diyecek bir şey yok.
Peki siyaset tepede iktidarın devamlılığını sağlayacak şekilde kurulurken, aynı iktidarın yarattığı düzende nefes almaya çalışan milyonlar buna razı gelecek mi? Bu dayatma, siyasette bir kırılma yaratmayacak mı? Ülkenin gizlenen gerçek sorunları, yukarıdan üretilen kurgu içinde usulca yok edilebilecek mi? Mesele bu çöküşün içinden yeni bir Türkiye hikâyesi çıkarabilmek. Muhalefet, bölüşüm/paylaşım denklemini dert edinen, küçülen ekmeği ve çalınan yarınları mücadelenin merkezine koyan, emeğin hakkını duygusal değil sınıf eksenli yaklaşımla savunan bir siyaseti, buna her yönden uygun kadrolarla halkın talepleriyle buluşturabilirse, iktidarın kurduğu tuzağı boşa düşürebilir. Bu heyecanı ve umudu açığa çıkaramadıkça değişim iddiası da bir hayal olarak kalacak.